Meraklanmak

31.10.2016

YouTube Kanalım

Merhaba arkadaşlar, işin aslı özgün şeyler üretmeye çalışıyorum. Farklı çok fazla örneği olmayan şeyler. Çünkü bu karmaşada her şey tüketiliyor. Yeni bir şeyler sunmazsan yok oluyorsun. Bu tarz videolar hazırlamak çok hoşuma gitti açıkçası buna devam etmeyi düşünüyorum. Yani sizler sevdiniz mi bilemiyorum ama umarım sizde benim kadar sevmişsinizdir. Karmakarışık Saç'ın yeni bir bölümünü daha seslendirdim. Ancak öncelikle kanalıma abone olmanızı rica edeceğim. Bu yeni videolardan haberdar olmanız ve benim yeni video üretmeme teşvik açısından önemli. Umarım beni anlayabiliyorsunuzdur... Şimdiden çok teşekkürler...

YOUTUBE KANALIM


29.10.2016

Wattpad'de bir yazımı seslendirdim..



 Merhabalar, bir çoğunuzun haberdar olduğu Wattpad'de yayında olan "Karmakarışık Saç" isimli kitabımın giriş bölümünü seslendirdim. Umarım beğenirsiniz. Talebe göre buna devam edeceğim ve şu an amatörce olduğunu unutmayalım. Daha sonrasında bunu daha çok önemseyerek yapmayı düşünüyorum. Bu videonun amacı şu an böyle birşeyin nasıl karşılandığıdır. Yorumlarınızı bekliyorum. Şimdiden çok teşekkürler...

Yumruğunu sıktığında avuçlarına tırnaklarının izi çıkıyorsa eğer, tırnakların uzundur yani uzun süredir kesmiyorsun demektir. Bu duruma herhangi bir anlam yüklemek saçma. Mesela saç diplerin acıyorsa, saçlarını çok sıkı toplamışsın demektir. Saçlarını kesiyorsan eğer, çok şey kaybetmişsin demektir. 
Kıymamalı insan saçlarına. Sahi kahkül de moda oldu. Heryer kahkül. 
Giriş bölümünde hep giriş mi yapmak lazım. Ben kapanış ile başlasam? Öyleyse onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
29.01.16
-Güneş doğmuştu, yeni uyanmıştın, dağınıktı; karmakarışıktı saçların. Tek gözün kapalı günaydın dedin bana. Ben o an astım gönlümü saçlarına. Sen yoksun şimdilerde, gönlümü saçında unuttum. Gitmeden önce çok derin baktın, çok karanlık baktın; simsiyahım, lâkin umuyorum ki iyi bakarsın gönlüme.-

26.10.2016

Sizin terk ediliş sahneniz nasıldı? Oscar hangi kalpsizin olacak acaba


  Beş yıllık manitan konuşmaya ıklayarak mıklayarak başlıyorsa irkil, kork; hatta oradan uzaklaş. Ulan çekiniyorsa birazdan ağzına s*çılacaktır da ondan. Hem net ve böyle çatır çatır bitirebilen biri varsa ya zaten uzun süredir seni istemiyordur. Yada başka birine aşık olmuştur. Ha bu iki ihtimalde olamaz diyorsan kesinlikle son bir kaç haftası kalmıştır. Sizi üzmemek için gidiyordur. Tabii bu filmlerde olur yani tahminimce çok fazla örneği yoktur. "Demek iki aylık ömrüm kalmış. O zaman onu bırakmalıyım. Ben ölürsem üzülür. Üzülmesin kıyamam." bu cümleyi kurabilecek kadar kedi olsak yeter. Bir yerde kedilerin yaşlandıklarında öleceklerini hissedip sahiplerinden uzaklaştıklarını ve uzakta bir yerde öldüklerini okumuştum. Ben  kedi değilim. Yani en azından o kadarda tatlı değilim. 

 Sen şahane bir evlenme teklifi beklentisi içerisinde günlerini geçirirken, olağanüstü bir terk edilişe maruz kalıp şoka girebilirsin. Girme, umutlar içerisine de girme. Anladığım kadarıyla herkes bir gün gidiyor. O bir gün er yada geç geliyor. Senaryolar değişse de sonuç aynı. Terk ediliyoruz. Yalnız kalıyoruz ve hüzünlü olan tüm şarkılarda kayboluyoruz. Tüm gerçekleri döktüm buraya. Hadi şimdi yaşamak için bir neden bul. Aslında çokta zor değil. Kış için yaşanır. Yeniden uyandığında tüm doğanın bembeyaz oluşu. Paha biçilemez ve kesinlikle yaşamak için yeterli bir neden. Dert etmeyin, bir evcil hayvan edinin. Gerçekten terk etmiyorlar. Test edildi, çalışıyor.

"Bir köpek kadar sevseydin keşke."

 Sağdan yazmaya başlasam da,
Soldan başlasam da,
Sana yalnızlığı yazacağım. Çünkü gerçek olan bu. O kadar net ve kusursuz ki asla inkâr edemiyorsun. Reddedemiyorsun, öylece geliyor bir gece ansızın. Kapılıyorsun karanlığına ve artık kalın da yazsam eğik de yazsam acın dinmeyecek. Tek çözüm gidenin üstünü çizmektir ve sende öyle yapacaksın.

Hadi içimizdeki umutları bir kenara bırakalım ve gerçekçi olalım. Gitti ve senin ne hissedeceğini düşünmedi. Şimdi nerede? Ne yapıyor? Kalbi kim için atıyor ve kim için eskisi kadar güzel gülüyor? Bunların hiçbirinde sen yoksun. Gitmelere çare yok. Bir yeşil çay içsem her şey güzel olacak gibi. Eğer sevgilim beni oscarlık terk etti diyor isen. Bizdensin işte, inkar edemiyoruz birbirimizi. Buradayız, ait olduğumuz yer burası. Hüzünlü olan her yer. Kederli kitaplar ve o mutsuz ötesi şarkılar. Eğer bir toplu taşıma aracında kulaklığından müzik dinlerken kitap okuyabiliyorsan terk edilmişsin veya çok yalnızsın demektir. Çünkü o tam tersi olmuş olsa idi. O telefona mesaj gelirdi ve kitaptan seni alıkoyardı. Belki de en güzel tarafı bu. O güzel kitapları, sırf yalnız olabildiğim için okuyorumdur. Belki de canım çok yandığı için. 

 Yağmuru sende çok seviyor musun? Ben çok seviyorum mesela. Hatta öyle çok seviyorum ki yağmura bir çok şey yakıştırıyorum. Mesela kolları uzun bir kazak düşün. Ne çok yakışıyor yağmura. Veyahut bir kupa dolusu sıcak çikolata. Ah ne şık durdu. Romantik bir kitap, birde güzel manzarası olan bir pencere. Bunlar birleştiğinde zaman yavaşlamıyor mu? Gerçi ben ıslanmayı da çok severim. Böyle sakin sakin yağan bir yağmurun altında. Bir demet sakin adımla ilerlemek. Bir düzine kalp atışını yağmur için kullanmak. Hayatta yaptığımız o saçma sapan çoğu şeyden daha anlamlı olabilir.
”Yağmur olsan binlerce damla arasından bulur tutardım seni. Çünkü korkarım; toprak aldığını vermiyor geri.”
(Cemal Süreyya)
Ne güzel söylemiş, vermiyor sahiden veya giden geri gelmiyor. Az önce de söylediğim gibi, hikaye değişiyor son aynı. Mutsuz son. Masallar hep mutlu sonla, hayatlar hep mutsuz sonla bitiyor.

”Hiçbir yağmurda, sensiz ıslanmaya cesaret edemedim ben, işte bundan, pencerenin ötesine geçemedi hayallerim…”(Hikmet Anıl Öztekin) 
Meğer bundanmış çocuk kalmam. İnsanın hiçbir hayali gerçekleşmezse hep çocuk kalırmış. Ben hep pencerenin ardından diledim dileklerimi. O dilekler hep o pencerenin ardında kalmış. Bense büyümemişim. Ne kadar çabalasam da dönüp dolaşıp yine onsuzluğa gelmişim. Gidecek başka yerim yok ama yine de ait olduğum yerdeyim.

Dokunsalar ağlayacakmışım gibi hissediyorum. Gelip dokunuyorlar ve ağlayamıyorum. Böyle düğümleniyor kursağım. İnciniyor kaburgalarım, iç organlarım parçalanıyor. Ben yine ağlayamıyorum. Yakıştıramıyorum terk edilmeyi kendime ve terk etmeyi o'na. Ancak ne dönüp bakıyor arkasına, ne de vazgeçiyor gitmelerden. Dönmeyecek ve ben ağlayamayacağım. Ağlayamadığım sürece geçmeyecek. Acıyacak, kanayacak ve hiç geçmeyecek. Ben o'na oscar falan vermezdim. Çünkü bu hikaye en kötü dalda en kötü senaryo ve en kötü son.

 Özür dilerim sevgilim bu gece sana oscar falan yok. Seni de buraya kadar yorduk kusura bakma. Şimdi arkanı dön ve yeniden umursamadan git. Hem umursamama konusunda üstüne tanımıyorum. Daha önce söyleme fırsatım olmamıştı. Şimdi.. Hoşça kal...

25.10.2016

Bir kenara bıraktığım çocukluğum.




 Soğuk bir gece, avuç içlerim serin. Göz kapaklarım ağır. Buradayım, uzunca düşündüm ve yazabileceğim şeyler bulmaya çalıştım. Yazmaya başlamadan önce ne yazacağına karar vermek çok zor. Bu güne ne uyar? Bu saate tam olarak ne yakışır? Kim yazıyı sever? Kimler saçma bulur ve kimler gerçekten beni anlar? Bu sorular aklımı yesin dursun. Sizler nasılsınız? İyi olabildiniz mi hiç? Hani sol yanınız acıyordu ya? İyileşti mi?

"İyileşmedi" dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, iyileşmiyor...

 Soruların sonu gelmez. anlatabileceğim pekte bir şey yok. İstanbul'dan diplomamı aldım. Artık tam anlamıyla bir ön lisans mezunuyum. Bir yıl aradan sonra lisans okuyacağım, endişelenmeyin... Çokça boşluğa düştüğüm doğrudur. İnsan ne zaman ne yapması gerektiğini kestiremiyor. Yani tahmin edemiyorsun. Belki de yarın hiç olmayacak. Belki de yarına sığdırabileceğimiz biri hep göğüs kafesimizin kuytusunda sızlanmaya devam ediyordur. Söylenip içten içten içimizi yiyordur. Gerçi içimde pekte bir şey kalmadı. Bursa'da doğup büyüdüm. Liseyi burada okuduktan sonra üniversite için İstanbul'a gittim. İnanılmaz dinamikti, tabii sonuçta Bursa'dan gidiyordum. Bana çok hareketli hissettiriyordu. Kalp atışım Bursa gibiydi, yavaş ve sessiz. Ancak İstanbul'da kalbinizin o ritme ayak uydurmaması imkansız. Hem öyle olmasa geri kalırsınız. Metroya binemeyen, minibüsten bir türlü inemeyen olursunuz. Çok fazla insanla "yalnız kalmak" imkansız olabiliyor. Hep yalnızlıktan bahsettim. Öyleyse bu yazıda da İstanbul'da yalnız kalamayışımdan bahsedeyim.

 Güvensizlik, kibir, öfke ve telaş; her ten tonuna sahip insanlar bu özellikleri almışlar içlerine, oturtturmuşlar; onlarla günlerini gün ediyorlar. Öyle günler düşünün, hissetmeden sadece nefes aldığınız. Hareket ettiğiniz ancak bitkisel hayatta olduğunuz. Öyle günler var İstanbul'da. Öylesine kalabalık öylesine doymuş ki. İçi içine sığmıyor İstanbul'un. Çığlıkları göğe ulaşıyor, kimse kulak vermiyor. Dinlemiyor, sesini duyamıyor. Oysa öyle ezgi dolu fısıldıyor ki çığlıkları bir deniz kenarında. Hatta hiddeti çarpıyor kıyılara. Öfkesi her bir tepeden süzülüyor ufuklara doğru. Onu anlayan insanlar, gerçekten duyabilenler ise ondan uzaklaşıyor. Belki de gerçekten İstanbul'da yaşaması gereken insanlar sırf ona daha fazla zarar vermemek için ondan uzaklaşıyor. Filmlerdeki gibi değil İstanbul. Dertlendiğinde, kederlendiğinde bir başına bir deniz kenarında derince nefesler alamıyorsun. Olmuyor işte yalnız olamıyorsun. Biri çıkıveriyor köşeden. Belki oda yalnız başına nefes almak istemiştir ama alamıyor. Çünkü İstanbul buna izin vermiyor...

 Kâbuslar dört bir yanı sarmış. İstanbul'da gece de olmak bilmiyor. Hava kararıyor, ancak sessizlik sokaklara inmiyor. Gecede de kulak kesilemiyoruz İstanbul'a, öyle yüksek seste ki insanların ruhsuzlukları, bastırıyorlar tüm o güzel ezgileri. Akşamları da tuzlu oluyor hava, boğuk ve koyu. Hava kararınca ayrı bir üzüyor İstanbul ayrı bir hüzün kokuyor. Ayrı bir hüzünlü oluyor... Üzülüyor insan istemeden. Buruklaşıyor, incinmişçesine eğiyor boynunu. Öylece kaldırımlara bakıyor, usul usul adımlar atarken. Tüm o kalabalığın gürültüsünü bastırmak için son seste müzik dinliyorlar kulaklıkları ila. O İstanbul'da hiç mutlu olamayan ama bir o kadarda İstanbul'a muhtaç olan insanlar.

 Her köşeyi döndüğünüzde size avucunu açan birini bulursunuz. Şu konuda net olmalıyım ki kimsenin tercihi ve yaptığı şey beni alakadar etmez. Ancak yağmur yağarken çıplak ayaklarıyla bana el uzatan çocukların yüzleri, onları asla unutamayacağım. İnsanin bir avuç mutlulu varsa eğer onu da o avuçlara bırakıyor. Oracıkta bırakıyor. Tüm çaresizliğinle, ona tüm yardımcı olamayışınla uzaklaşıyorsun oradan. Emin adımlarla değil buruk adımlarla yürüyorsun. Güçsüz adımlarla, özgüvensiz adımlarla gidiyorsun gideceğin yere. Sen gidiyorsun ama senden bir parça o avuçlarda kalıyor. İşte o avuçlar hepimizden bir parçayı tutuyor. Hepimizden bir parçayı açıyor bir sonraki kişiye. Bizi bize paylaştırıyor, hepimiz yarımız...

 Aşklar var İstanbul'da. Kadıköy'den Beylikdüzü'ne aşk kokuyor. Tabi o kadarla sınırlı değil İstanbul ancak ben daha ilerisine gitmedim. Hem hiç kokusunu alamadığım bir mesafenin aşkını size anlatamam. Doğru olmaz. Ben hissedebildiğim kadarım ve size hissedebildiğimi yazıyorum. Beni anlamaya çalışırsanız karmaşık gelirim sıkıcı gelirim. Anlamsız gelirim. Beni anlamayın, yazılarımı hissedin. Amacım yön vermek değil, açık olmak. Size anlamsız gelen o şeylere değer yüklemek istiyorum. Bir yağmur damlasından alabileceğiniz tüm o duyguları size anlatmaya çalışıyorum. Yazılarım bir yakarış değil bir umut olsun istiyorum. Sevin istiyorum, korkusuzca. Çünkü bu dünya kirleniyor ve temiz kalabilen tek şey sevgi. Kalpler kirleniyor, akciğerler kirleniyor, hücreler kirleniyor, zihinler kirleniyor. Sevgi temiz kalacak. Tüm bu kaosun ortasından olağan berraklığıyla sıyrılacak ve bir yıldız gibi parlayacak. Sevgi hepimiz için ortak nokta olacak çünkü sevgi tek gerçek güzel şey. Canlıları sevin. Evcil hayvan edinmekten veya bir canlıyı sevmekten. Sırf onu kaybetmekten korktuğum için korkuyorum. Bu benim zayıf yönüm. Siz öyle yapmayın, sonunda kaybetmek bile olsa sevin. En son bir kedi ile gömdüğüm ruhumu anımsayamıyorum.

 İnsan mutlaka bir gün çocukluğunu kaybeder. Ne zaman kaybederseniz kaybedin o andan itibaren artık çocuk değilsinizdir. Kimi bir taciz mesajıyla bırakıyor çocukluğu bir kenara. Kimi ise öğretmeni tarafından tecavüze uğradığında unutuyor ip atlamayı. Kimi ona dokunan kirli ellerle artık saklambacın çocuk oyuncağı olduğunu düşünüyor. Bir akrabası tarafından şiddet ve tecavüz sonucu evcilik oyununu bırakan kızlar var. Bu ülkede çocuk bedenlere dokunmuş hasta eller var. Kimi babası öldüğünde kaybediyor çocukluğunu. Kimi annesi öldüğünde. Kimi tüm umutları kırıldığında bırakır çocukluğu bir kenara kimi ise sevdiği tarafından terk edilince. Bazen ise sevdiği gözlerinin önünde ölünce. Elbet bırakılır o çocukluk bir kenara çünkü böylesi gereklidir. Büyümek gerekir, büyük gibi düşünmek, büyük gibi hissetmek gerekir. Ben İstanbul'da vazgeçtim çocukluğumdan. Öyle gerekiyordu çünkü tehlikeli ve uçsuz bucaksızdı. Algılayabileceğimden fazla kötüydü. Kötülüğü bilmedim hiç, anlamakta istemiyorum hem. Kötü olmak için bir sebebim de yok. Erken veya geç, zaman gelir ve artık çocuk olmadığınızın farkına varırsınız. Tamda o anda artık kocaman olmuş olursunuz. İçinizdeki çocuk umarım oralarda bir yerdedir. Çünkü gün gelecek, onun sizi sobelemesine ihtiyacınız olacak.


Bir kenara bıraktığım çocukluğum.

 "Şahit olmak istemiyorum, minik bedenlere uzanan elleri daha fazla görmek istemiyorum. Dinlediğim hikayeler artık ağır geliyor. İnsanların bu kadar kötü olmasını kaldıramıyorum. Hasta olmanın yanında birde katil olabilen insanlara artık tahammül etmek istemiyoruz. Onları görmezden gelmek istemiyoruz. İçlerindeki ruh kalıntılarının ölümünden sonra her türlü kötülüğü yapan insanlarla aynı sokaklarda gezmek istemiyoruz. Beyinleri gelişememiş ancak bazı uzuvları gelişmiş insanlarla ile aynı apartmanda kalmak istemiyoruz. Artık çocukların, kadınların rahat bir şekilde gezebildiği bir mahalle istiyoruz. Bir erkek olarak, incittikleri her bayan için tüm o sapık ruhlu heriflerin hak ettikleri cezayı bir an önce bulmalarını diliyorum. Hoşça kalın ve bu ülkede yaşanan olayları unutmayın. Birine güvenmeden önce tekrar tekrar düşünün. Bu ülke çocuk kalmak için çok tehlikeli. Bir an önce çocukluğunuzu kenara bırakın ve bir yetişkin gibi düşünün. Çünkü bedeniniz her dakika tehlike altında. "

 Sevgiler...

19.10.2016

Bir kırlangıç fırtınası.

Acaba beni hiç özlüyor musun? O hep buluştuğumuz cafeye gittiğinde yaşanmışlıklar gözlerinin önüne gelmiyor mu? Bir aşk filminde anımsamıyor musun başını yasladığın omzumu? Unutulmaktan çok aklına hiç gelememek koyuyor. Aklına gelemiyorsam eğer kalbine hiç gelememişim demektir. Neden dokundun saçlarıma öyleyse? Neden yanağımı okşadın? Güzeldin. Üçlü koltukta yanımda otururken güzeldin. Bir deniz kenarında el ele tutuşurken güzeldin. Seni gördüğüm o ilk akşamda güzeldin. Kirpiklerin geceydi. Asılıydı yıldızlar ve hiç olamadıkları kadar parlaktılar. Karanlıktan yaka paça çıkardı beni gülüşlerin.
" Ben yağmurum, ben mağrurum; sense unutkan. Anahtarını evde unuturdun. Defterini sıranda unuturdun. Ödevi teslim edeceğin son gün hep aklından çıkıverirdi. Şimdide beni unuttun.  Kanadı kırık bir kuş misali, uçuverdim aklından. Aklından çıkar çıkmaz çakıldım yere. Artık ne uçabiliyorum, nede yürüyebiliyorum. "
Bir kırlangıç fırtınası kopuyor içimde. Birde sen kopsan içimden, burnuma gelen çam kokuları gülümsetir belki yüzümü. Lakin yine sarardı yapraklar ve ben bir yaprak dökümünde daha özlüyorum seni. Omuzuna konan bir uç uç böceği olsam. Beni gezdirsen parmak uçlarında ve gülümsesen. Uçsam, kalbine konsam. Dünyanın en mutlu böceği olabilirdim ama böcek değilim. Ayrıca mutluda değilim.
Gittiğinden beri gururumu bir kenara bırakıp gelemedim yanına. Bakamadım gözlerinin içine. Uzaktan uzaktan seyrettim durdum. Yanımdan geçsen bile görmemiş gibi davrandım. Seslendiğinde sesini duymadım. Çünkü seninle yapamam artık. Bir "merhaba" ile başa dönmekten korkuyorum. Çünkü zamanla geçmeseydi eğer, bunca zaman yaşayamazdım.
 " İyiki geçiyor zamanla, yoksa dayanılır mıydı bunca acıya? "
Gidişinden sonra yaşadığım tüm zamanı ömrümden silmek istiyorum. Anlamı olmayan bir hayatı gelecekte kimseye anlatamam. Ağardığında saçlarım, geçmişten hatıralarla huzur bulamam. Hem belkide yaşlanacak kadar uzun yaşamam. Bunların hepsi bir kenara, bulutlara uzanan saçların bir kenara. Hem seninde saçların avuçlarımda beyazlasın istiyorum.
Bir kırlangıç fırtınası.

Bu yazıya bir çok paragraf sığdırırdım. Hiç alışık olmadığım birşey yaptım ve yazıya başlamadan önce başlığını koydum. Önceleri hep yazıyı bitirip sonrasında oturur başlık düşünürdüm. Bu kez başlık içimden kopuyor, içimde kopuyor ve her zamanki gibi sen kokuyor. Dilerimki bir gün kırlangıç konar pencerene, anlatır beni sana.  Anlatsada dinler misin? Benim ismimle başlayan birşeye tahammül edebilir misin? Benim yazılarım hep seninle başlıyor, seninle bitiyor. Noktasına virgülüne kadar sen kokuyor. Betimlemelerimde sen varsın. Açıklamalarımda sen varsın. Hislerim seni anlatıyor. Sen okumayacaksın hiç bunları, hiç bilmeyeceksin hislerimi. Ben öleceğim ve sen hiç duymayacaksın sesimi.
Bir kırlangıç fırtınasında rastladım sana ve tamda o fırtınada kaybettim seni. Bir eylül yalanıydı söylediğin. Acısı yüreğimde saklı. Bir sonbahar günü sevmiştim seni.
Ve bu kez sen "hoşçakal" sevgili...

Değilim, o günden sonra hiç iyi olmadım.


Ekim'inde ortasına geldik. Zaman ne çabuk geçiyor, sensiz. Seninle geçirebileceğim bu günleri sensiz geçirdiğimden midir nedir? Bir hayli hızlı, sıkıcı ve öldürücü. Sensiz usulca ölüyorum. Çok sevmiştim... Bunu ne çiçekler anlatıyor ne yıldızlar. Bunu ben bile anlatamıyorum. Bu ateş sönmüyor. Ne gözyaşlarım söndürüyor, ne yağmurlar. Yanıyorum ve acısı hiç dinmiyor. Sanırım bir tek gülümsemen dindirir bu ateşi ama sen hiç gülmüyorsun. Gerçi hiç gelmiyorsun da şimdilerde. Sen gelmiyorsun, kuşlar konmuyor bahçemdeki ağaca. Şarkılar söylemiyorlar. Arılar tohum almıyor çiçeklerimden. Soluyor çiçeklerim. Ben sensiz her geçen gün eksiliyorum . Hiç tam olmadım aslında ama artık daha eksiğim. Önceleri fazlaymışım, farketmemişim. Seninle hiç tanışmamışken sensizlik nedir bilmemişim. Sen gitmeden yalnızlık nedir bilmiyormuşum. Aşk anlatılmaz. Anlatılacak cümle yoktur. Bulamaz seven. Bana sorsalar "sen" derim. Çünkü aşk baştan aşağı "sen" ve ben saçlarımı okşamanı özledim.
"Seni kaybettim. "
Değilim, o günden sonra hiç iyi olmadım.Bu cümleyi kuracağım hiç aklıma gelmezdi biliyor musun? Çocukken oyuncaklarımı kaybettiğimde kırılıyordu kalbim. Ben seni kaybettim ve ağlasam da kimse geri getiremez. Sen gittin! Omuzlarından beline dökülen saçların hatırlayabildiğim son anı. Benden geriye kalan son hatıra. Sen gidiyordun, bense olduğum yerde bekledim. Hava karardı, sonra güneş doğdu. Ben bekledim, gidemedim işte. Belki gelirsin dedim. Orada bekledim, "hoşçakal" dediğin yerde. Sonra eve döndüm. Artık gitmiştin bunu biliyordum. Ağlamadım, kursağım koparcasına acıdı, ağlayamadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim, ağlayamadım. Çünkü eğer ağlasaydım kabul etmiş olurdum sensizliği. Ben kabul edemedim. Senin olmadığın bir hayata tahammülüm yok. Midemi bulandırıyor tüm bu karmaşa. Şehrin o buğulu havası yapışıyor boğazıma. Ölümün nefesi ensemizdeyken ölemiyoruz. Ölmemesi gerekenler ölürken ben hâlâ bir hiç olarak geziyorum ortalıkta. Fazlalığım, harcadığım oksijen fazla. Ölemiyorum, öldüremiyorum kendimi. Senin sarıldığın bir bedene nasıl kıyarım ki? Senden bana kalan tek şey, sarılmışlıkların. Dahasına ihtiyacım yok aslında, bu ayakta durmama yetiyor. Yeniden gülüşünü görebilmek için bir kolumu verebilirim. Gerçi bu az kalır, gidişinle kalbimi verdim ben. Geriye işte bu aynada gördüğüm maske kaldı. Yaşıyormuş gibi görünüyor. İnsanlar "Nasılsın?" dediğinde ufak bir tebessümle "İyiyim." diyorum. Değilim, o günden sonra hiç iyi olmadım. Tek ilacım kokun. Lakin bu mümkün değil. Ne gidişini kabul edebiliyorum ne gelebilme ihtimalini. Artık gelsende o sevdiğin adamı bulabilir misin bilmiyorum. Beni böyle hatırla istemiyorum. Ben düşlerinde hep o adam olarak kalmak istiyorum. Bunu tüm kalbimle istesemde gelme çünkü ben artık seninle yapamam. Sensizliğe o kadar çok alıştım ki. Senin sevgin yorar beni. Burkulurum, incinirim. Yeniden gitme ihtimalin bile sensizliğin benim açımdan daha iyi olacağının kanıtı. Çünkü eğer gidersen bir kez daha benden. Ben artık kendimde kalabilir miyim? Bilemiyorum...
İnsan çok garip. Kendine en çok zarar veren şeyi düşünmeden edemiyor. Aslında düşüncelerimize son verebilsek tüm acılarda diner. İşte bu yüzden kesiyorlar bileklerini o aşıklar. İnsanlar garip çünkü bir yağmur damlasında sevdiğini anımsıyor. Bir kar tanesinde gülüşünü buluyor. Rüzgar estiğinde kokusunu alıyor. İnsan garip, anlayamayacağım kadar garip. Anlasaydım kendimi anlardım en başta. Anladığım gibi de sorunu çözerdim. Çözülür mü o'nsuzluk bilemiyorum ama denerdim. Herşey sona yaklaşırken, ben daha çok 'ona' yaklaşıyormuşum gibi geliyor. Belkide tek gerçek son "o" dur ve ben sona sarıldığımda, son nefesimle, huzurla yumacağım gözlerimi. Belkide bu zırva hayata devam ederek kendime en büyük eziyeti yapacağım. Aslında hiçbir şey çözülmeyecek çünkü bu dünya gerçekten çok boktan! Çünkü bu dünyada kötü olan herşey kendini daha çok tekrarlıyor, yenileniyor, gelişiyor ve kötülüğe devam ediyor. İyilikse pervasız, oluyor ve bitiyor. Bir göz kırpış kadar kısa, yüksek bir binanın tepesinden düşüş kadar hızlı. Umutlar serpiyor insanların yüreğine. Sonra onları öylece bırakıyor bir bankın kenarında. Terkediyor...
"Severken bir kez düşünün, çok severkende iki kez. Çünkü çok sevince çok acıyor.."

Tanrının en büyük armağanı başka ne olabilirdi ki?


Merhaba, saat şuan 03:47. Şöyle bir Twitter'da hashtaglere bakıyordum ki şu best model konusuna rastladım. Bu gerekli midir? Burası bana düşmez. Buraya katılan bunu düzenleyen insanlar doğru birşey mi yapıyor? Aslında buda çok mühim bir konu değil. Eğer birileri bundan kazanç sağlıyorsa, birileri kazanmayı başarabiliyorsa bunun zararlı yönleri benim açımdam muaf olabilir. Hashtag üzerinden şöyle bir tweetlere baktım ki içler acısı. Best Model arkadaşımıza ağıza alınmayacak sözler ediyorlar. Bu çok komik. Ne ara insanları dış görünüşleriyle yargılıyoruz. Anladığım kadarıyla ülkemiz ana fikir yoksunu. Bir yarışmanın ana fikrini bilmeden sonucu yargılayacak gücü kendinde bulabilen arkadaşları tebrik ediyorum. Sizleri anlayamıyorum. Kalpler çok hassas, kırılıveriyorlar. Bir bayan bir çaba göstererek bir yere geliyor. Sizlerse onu incitiyorsunuz. Oysaki yüksek meblalarla estetik masalarından kalkmayan insanlara hayranlık duyar haldesiniz. Bende sizleri incitmek istemem. Gerçekten burada başarı söz konusu ve kimsenin kalbini kırmamaya çalışalım, doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum.
Bizler hep böyle miydik acaba? Mesela bundan 30 yıl evvel birilerinin kalbini bu kadar kolay kırıyorlar mıydı? Sahi tarihe bakınca burkuluyor kalbim. İnanın sosyal medyadan daha üzücü olaylar yaşanmış. Okudukça okumayasım geliyor. Çünkü bilmek istemediğim şeyler var. Solan umutlar var. İnsanların yaşam bahçelerine dökülmüş zehirler var. Okuyamıyorum, eğer siz okuyabiliyorsanız okuyun. Çünkü onlar okunmayı hatırlanmayı hakediyorlar. Ancak ben okuyabilecek kadar güçlü değilim.
Bu konuyla ilgili geçmişe yönelik bir araştırma yaptım. Ecem Üzgör isimli bir hanım. Sosyal medyada o kadar kolayca harcanmış ki. O kadar incinmiş ki. Bu konuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kalmış.
Empati kurabilen bir toplum olmalıydık. Ne ara bu kadar karıştık ki? Ne ara en kötü hallerimizi örnek alır olduk. Nerede kötü bir huy var, yayılıyor hızlıca. Kibir, öfke, kıskançlık. Yani aslında iyi duygulara kalbimizi açsak, iyi duygulardan gelen mutsuzluk dahi şu bahsettiğim kötü duygulardan daha iyidir. Mesela yaşamlara değer veren varlıklar olsak. İnançlarımız için değil, ırkımız, cinsiyetimiz için değil. Sırf nefes aldıkları için bile değer verebiliriz. Hayvanları sevebiliriz mesela. Onları incitmeden aramızda yaşamalarına izin verebiliriz. İyi birer insan olabiliriz -olmalarını sağlayabiliriz- denemeliyiz. Çünkü bu dünya en küçük canlıdan, en büyüğüne kadar hepimizin. Bunu bu şekilde kabul ederek mutlu olabileceğimizi düşünüyorum.
Sevin, bu en güzel duygu. Biri sizi terkettiğinde sanki tüm bulutlar kayboluyor. Tüm yıldızlar gidiyor gecenizden. Tüm kokular terkediyor bahçeleri. Çiçekler açmıyor inciniyorsunuz biliyorum. Ama yinede sevin. Kaybetme ihtimalinizi göze alarak sevin. Sevin çünkü dünya her geçen gün daha kötü oluyor ve göğüs kafesinde bir parça sevgiye yer verebilecek insanlara ihtiyacımız var.
 " Bir kalbi incitmeyin. Tanrının en büyük armağanı, ulaşabildiğimiz bir kalptir. Çünkü yaşamı değerli kılan, başka insanların aldığı nefeslerdir. "

Kırmızı Ekim

Bugün neler hissediyorsunuz. Ya da şöyle sormalıyım: Neler hissetmeye çalıştınız. Peki hissedebildiniz mi? Benim günlerim hissedebilmeye çalışarak geçiyor şu zamanlarda. Ne kadar başarılıyım tartışılır. Özlem, acı, hüzün, mutluluk, sevgi ne kadar uzaklar bana. Sonbahardandır belki. Yapraklarım dökülmüyor bu kez, ben dökülüyorum. 10 Ekim ne anlatıyor sana? Hiç geçmişte neler olduğunu merak ettiniz mi?
Biraz araştırdım 10 Ekimde güzel olan şeylerin yanında gerçekten korkunç şeyler var:
  • 1780 - Karayipler'deki büyük kasırgada yaklaşık 20.000 kişi öldü.
  • 1933 - United Airlines havayolu şirketine ait bir uçağa sabotaj yapıldı. Düşürülen ilk sivil uçak oldu.
  • 1944 - Nazi katliamı: 800 çingene çocuk sistematik bir şekilde Auschwitz kampında öldürüldü.
  • 1986 - San Salvador'daki 7,5 şiddetinde depremde yaklaşık 1.500 kişi öldü.
  • 2015 - Ankara'da düzenlenen "emek, barış, demokrasi" mitinginde 2 ayrı patlama meydana geldi. Patlamalarda, ilk belirlemelere göre, 100 kişi hayatını yitirdi; 48'i ağır 246 kişi yaralandı. Türkiye'de 3 günlük yas ilan edildi. Patlama, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük terör saldırısı olarak kayıtlara geçti.
Bugüne bu yazıyı yazıyorum. O kadar kötü şey olmuşken, belkide 10 Ekim'e güzel bir yazı armağan edebilirim. Birbirinden uzak yerler, yitip giden ömürler. Solan hayatlar, kaybolan umutlar, akan gözyaşları, yarım kalmış hayaller. 10 Ekim kırgın, 10 Ekim üzgün. Üzerine bulaşmış kanla günümüze kadar gelmiş. Ancak asla bir katil değil. Hâlâ umut dolu, hâlâ kötü şeyler olmasına rağmen, sevinç taşıyabilir. Sizlerde öyle yapabilirsiniz. Kalbiniz birçok yerinden kırık olabilir lakin siz ayağa kalkıp yürüyebilirsiniz. Hâlâ görebiliyorken uzun uzun bakabilirsiniz denizlere. Hâlâ hissedebiliyorken yağmurdan kaçmazsınız. Hâlâ duyabiliyorken o güzel ezgileri, kuş seslerini, baharı, kışı dinleyebilirsiniz. Hâlâ sevebiliyorken aşık olabilirsiniz. Yaşayın, sevdiklerinizle. Hâlâ onlarla beraberken. Hem bir sonraki 10 Ekim'i görebileceğimizin bir garantisi de yok.
Ankara Garı terör saldırısı.
Tüm o insanları anlayamıyorum. Nasılda mutlular. Hayat gerçekten mutlu olunabilecek bir yerse, ben nasıl oluyorda bu haldeyim? Nasıl onların mevsimi ilkbahar olabiliyorken bizimkisi hep kış? Nasıl yağıyor hala hislerimin üstüne kar; bir sokak lambasının altında.
Benim -bizim- hayatımdaki kelebekler, bir kardan adamın omzunda buz tutmuş halde. Öylece duruyorlar. Karnım kelebek mezarlığı. Gidişinde öldü tüm kelebekler, artık yeşermiyor üzeri karla kaplı çiçekler. Açmıyor geceme akşam sefası. Tir tir titriyor kırlangıçlar, denizin üstünde uçmuyor martılar. Ne zaman bir menekşe takılsa gözüme. İçimde fırtınalar kopar. Çok sevsemde kokusunu koklayamam. En son seninle koklamıştım bir daha yapamam. Son nefesime daha ne kadar kaldı bilmiyorum ama her sabah ilk nefesim"miş" gibi çekiyorum içime derince. Son nefesim olacak dönüşün. Sabırsızlıkla gelişini bekliyorum. Menekşelerle gel ellerinde. Zili çalma, kalbim hep açık sana..
Yazarken kendimi tekrarladığımı farkediyorum, yazdığım o yeri silsem yerine ne gelir bilmiyorum ki. Siliyorum sonrasında tekrar aynı şeyi yazıyorum. İnsan kendini inkâr edemiyor. Tekrarlıyor işte. Mesela senin yerine başkasını yazamıyorum kalbime, olmuyor. İnsan ne kendini ne sevgisini inkâr edebiliyor. Anlaşılan bu böyle sürüp gidecek. Sonra bir teknenin yelkenine takılacak heveslerim, öylece akıntıyla sürüklenecek sana doğru.
Gülüşlerinide özlüyorum gerçi ama en çok sen gülerken yanağının çöküşünü özlüyorum. Gamzen geceme yıldızdı ve artık yıldızsız geceler. Nasılsın, kimlesin bilmiyorum ama iyisindir umarım. Çünkü iyi olmanı istiyorum. Dileklerimi buruşturup çöp kutusuna atıyorum. Çünkü tanrıdan ümidimi kestim. Belki çöpçüler gerçekleştirir dileklerimi. Bir alacakaranlık vakti sevmiştim seni. Gökyüzüydü saçların, gökyüzüydü gözlerin. Öylece sevmiştim seni ve şimdi bir alacakaranlık vakti diliyorum dileğimi:
 "Yine gel kırmızı kaşkolunla bir alacakaranlık vakti. "
10 Ekim ANKARA GARI
 İnsanlar öldü, masumdular. Çocuklar öldü, suçsuzdular. Ne kadar üzgün ve kırgın olduğumu anlatamam. İnsanların ölmesine müsade edenleri ve bununla huzur bulanları asla affetmeyeceğim. 109 ölü 500 üstünde yaralı. Asla unutmayacağım şeylerden biride. Sosyal medya üzerinden bu olayı destekleyen insanlarla aynı ülkede yaşıyor oluşum. Bunu asla kabul etmeyeceğim. Gözlerinizin içine daima tiksinerek bakacağım. Bilmelisiniz ki daha fazla yazarsam siyasete dönüşecek lakin ben insanları öldüren bir siyaset istemiyorum. Sizden bir isteğim var. İnsanların ölmesine, yeşil gözlerin kana bulanmasına şahit olduğunuzda ölenler - ister sizin fikrinize uyuşsun isterse sizin fikrinize zıt olsun - bunu kabul etmeyin çünkü demografik özellikleri ne olursa olsun onlar insan ve bu şekilde ölmemeliydiler. 10 Ekim'de ölenlerin yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Terörü unutmayın, nefesi hep ensemizde. Görüşmek üzere...

Yazmadan Edemeyeceğim



Merhabalar, öncelikle beni okuyor ve kendinizden birşeyler buluyor olmanız beni gerçekten çok mutlu ediyor. Ben bir yazar değilim. Ben sizler gibiyim. Gerçeğim. Beni tanımak isteyenler oluyor. Benim bir önemim yok. Kalbinizdeki o acıdan daha değerli değilim. Yazdıklarım büyük şeyler değil. Onlar hislerim...
Sizler daha kıymetlisiniz. Düşüncelerinizi önemsiyorum. Çünkü önemli olmamanız için bir sebep yok. Ne okuduğunuz, ne olduğunuz, hangi soyismi taşıdığınız, aylık geliriniz, ırkınız, cinsiyetiniz, dininiz, diliniz hatta TC'nizi bile unutun. Şu an burada sizi diğer insanlardan ayıran herşeyi unutun. Geriye tek gerçek varlığınız olan insanlığınız kalıyor. Gerisi gerçekten yalan. Toprak parçası, mülk, yatırım sizi siz yapan şeylermiş gibi görünüyor. Sizin değerinizi belirleyecek olan şeyin "ne kadar paranızın" olduğu olması gerçektende bu saçma sapan düzenin ne kadarda akıl almaz olduğunu gösteriyor. Sizin değeriniz hisleriniz. Ceplerinizde belki çok paranız yok, bu önemli değil. Ceplerinize sığdırabildiğiniz kadar düşünce, hayal ve sevgi sığdırın. Çünkü gerçekten bu düzenin bir parçası olmaktansa çok daha mutlu edecektir. Verdiğimiz bu savaş ne için, daha iyi bir gelecek? Sahiden daha iyi mi? Çocuğunuza bırakacağınız gelecekte denizler olacak mı? Peki o yeşillikler? Orman yada temiz bir gökyüzü. Hani masmavi, baktığında sevgiliyi hatırlatan, bulutlar elbisesi olan. Nasıl bir gelecek ? Gerçekten vermek istediğiniz şey bu mu? Dumanlı bir hava, gri bir şehir. Tonla avm. Avmler olmassa olmaz değil mi bu günlerde? Çabalıyoruz, kazanıyoruz sonra gidip harcıyoruz. Geriye kalan bu düzen içerisinde giyebileceğimiz kıyafet, binebileceğimiz araç, kalabileceğimiz bir ev. Bu düzene ayak uydurmaya çalışırken bir parçası olup çıkıveriyoruz.
Yazmadan edemeyeceğim.Hepiniz mükemmelsiniz, öğüt vermek bana düşmez elbette sadece hatırlatmak istedim. Çünkü yazmadan edemiyorum...
Geleceği düşünmeden edemiyorum. O kadar çok sığdırıyorum ki geleceğime. Bir bana yer kalmıyor. Gerçi geleceğimde olmak istediğimi düşünmüyorum. Senin geleceğinde olmalıydım. Benim yerim orası. Peki benim için yerin var mı ?
Komik olan şeylerden biri de, öleceğimizi biliyoruz. Hemde başından beri. Buna rağmen yaşamaktan korkmuyoruz. Sevmekten, sevilmekten korkmuyoruz. Korkmadım, hem ölmeden önce göreceğim yüz seninki olacaksa. Bu ölüm müdür sahiden? Zihnimin boşaldığı çok sahne var. Bunlardan biride koşudur. Koşarken en az bir bilim adamı kadar düşünceli olurum. Yorulduğumu farketmeyecek kadar düşünürüm bazen. Herşeyi! Hayatımı, hayatıma dahil olan olmayan herşeyi. Bazende nasıl olduğunu düşünürüm. Nasıl oldu da aynı sabaha uyanmadık?
Yıldızlar insanı hoş ediyor. Kimine göre hoş değilim tabi, şu anki halimi görseler yıldızların altındaki halimi çok seveceklerdir. Domino taşları yıkılıyor, ben en sondaki taşım. Hayatımın yıkılışını birer birer seyrediyorum. Soğuk kanlıyım, öleceğim zamanı az çok tahmin edebiliyorum. Yinede en sonda, ölmeyi beklerken seni düşünüyorum...
Havalar soğuyor gibi. Hassastın, azıcık esti mi rüzgar. Kızarırdı burnun. Sarılırdın kaşkoluna. Üşüdüğünde bana sıkı sıkı sarıldığın o an için, bir mum yaktım geceye. Tüm ölü ruhlar aydınlanıyor, ta ki eriyene kadar kalbim. Tüm ruhların aydınlığı, benim karanlığıma gömülecek ve bunun sebebi sen değilsin. Benim takatsizliğim. Benim güçsüzlüğüm. Sensiz yapamayışım ve ben gerçekten sensiz ne yapacağımı bilmiyorum. En içten yazıyorum bu yazıyı. En derinlerden geliyor kelimelerim. En karanlık gecelerden biri. Bilgisayarın ışığı yorsa da gözümü ovalamıyorum. Hadi uyu yorulmuşsundur demedikçe sen, uyku girmiyor gözüme. Gözüme saçın kaçsın istiyorum. Sen yanımdayken esen soğuk poyrazdan yaşarsın gözlerim istiyorum. Gerçi küçükken kırmızı bir vosvos istemiştim. Olmuyor, benim isteklerim olmayacak. Yazarken kendim olayım dedim, zaten hiç başkası olamadığımı farkettim. Yine yıkılıyorum, yine tutan yok!
 Bu geceyi bir kağıda karaladım, uçak yapıp rüzgara bıraktım. Çakıldığı yerde benim enkazım olacak. Bulduğunda toparlama, benden geriye kalan bir tek aşkın olacak..

Gitmeleri bir saksıya ekiyorum, yeniden yeşermesi dileğiyle...



Herkes birşeyler taşır gönlünde. Kimi hüzün taşır. Kimi mutluluk, kimisiyse aşk taşır. Hangileri şanslıdır bilemiyorum lakin bu gün size giden sevgililerden bahsedicem. Evet acımız büyük, küçük acı yoktur. Daha çok acıyana kadar, en büyük açın o an yaşadığındır aslında.
"Acılar asla terk etmez"
Sevgililer gider, dostlar gider. Hem terkedilmeyi biz ilk gökyüzünde öğrenmedik mi? Ben akşam doğan bir çocuktum. Beni ilk ay terketti. Tam onun acısını unutmuşken birde güneş bıraktı beni. Şimdi ise gidenler, önceden tahmin ettiğim terkedilişler. Bakın herkes gider, kalanlarda olur elbet. Herkes birgün gidecek, belki ölüm olacak gidişi. Belki ellerimizden kayıp gidecek. Tutunamayan biz olacağız belki. Ama gidecek. Semadan eksik olmayacak yüzü. Gitmiş olacak. Gitmelere çare yok, en iyisi bir sigara yak..
Gitmesi değilde, arkada kalmak koyuyor. Bizde gitmeyi bilirdik aslında. Gidemedik, kaldık biz. Sevdik biz. Sevendik, sevilemedik. Umut ettik bir parça aşkı lakin kanıyor parmak uçlarımız. Sarılınca geçecekti, sarılmakta kısmet olmadı. Gidişin bir kibrit ateşiydi, bense hâlâ yanıyorum. Giden sevgililere sesleniyorum:
Terk edilmek.
Giderken arkaya bakın, belkide geçmişin anısına, kalanın birkaç söyleyecek sözü vardır...
Suçlayıp duracağız... Gidene gittiği için değilde bizsiz yapabildiği için kin güdeceğiz. Göz yaşlarım onsuz akmayı bırakmazken o nasıl gülebiliyor? Diye diye öleceğiz. Sevmesede olur be. Bir dizi repliği geldi aklıma. "Aşk onun gülüşünde mutlu olabilmektir, başkasına gülse bile..".
" Bizler yarımız, öldüğümüzde bir tam mezara gerek yok, yarımada sığarız biz."
Bir kalbe sığmayı beceremedik ama mezara sığarız. Ölüm çare değilki hem. Azıcık inancı olan biri bile öldükten sonra yaşama inanır. Ruh ölmeyince nasıl unutur sevdiğini. Bağlanınca kopamıyor insan. Bir anne ile bebeğinin bağı gibi. Onsuz yaşayamıyorsun işte. Gitmeseydi herşey daha güzel olacaktı. Yaşanılacak şeyler vardı. Bak ben onunla kıyıya yanaşan vapurları izlerken simit yiyemedim. Ben Galata Kulesi'ne çıkamadım onunla. Çıkanların geleceği bir olurmuş diye bir rivayet var.
" Biz seninle Galata'ya çıkmadık diye böyle oldu.."
Yaşamaya dair pekte birşey kalmadı aslında. Artık çok gerekli değil sevgiler, aşklar. Umutlarımda tükendi. Ne bir kar tanesi anlatabilir beni, ne bir yağmur damlası. Ne kelebekler anlar beni, ne gece öten kuşlar. Bir tek kediler anlardı beni, onlarda sevdirmiyor artık kendini.


Gitmeni istememiştim.
Sevmeni istemiştim,
Saçımı sevmeni...
Kalbinle sevmeni istemiştim,
Gülüşünle sevmeni.
Ruhuma sarılmanı istemiştim.
Öyle sıkı sardıki kalbimi kalbin
Nefes alamıyorum geceleri.
Bir kar küresine saklamıştım kalbimi,
Kar taneleri saçlarına konarken.
Fısıldadın usulca,
"Hoşçakal" dedin.
Zaman durdu, küre parçalandı.
Sen gittin ve ben artık yaşamıyorum..
Şiir yazamıyordum, aslında çok nadir yazarım. Bu gece o gecelerden biriymiş demekki. Şiir yazacak kadar üzülmüşüm yine... Olsun üzülmelere alışır gibiyiz. Ama gitmelere alışamıyoruz işte. Giden sevgiliye hem kırgınız hem üzgünüz. Dönmeyecek biliyoruz ama hep dönecekmiş gibi. Telefonuma gelen bildirim sanki hep ona aitmiş gibi. Bir sonraki mesaj onunki olacakmış gibi. Ben yıldızlara bakarken bir gece. Aynı yıldızı seçecekmişiz gibi. Aynı bulutu kaplumbağaya benzetecekmişiz gibi. Aynı vapura binip farklı uçlarda oturacakmışız. Aynı denizin kokusunu ciğerlerimize dolduracakmışız gibi. Aynı çiçeği koklayarak geçecekmişiz sanki kaldırımdan. Aynı otobüste aynı koltuğa oturacakmışız gibi. Herşey rüya gibi ve ben seni artık hatırlayamıyorum. Suretin kaybolmak üzere düşlerimden. İnan böyle olmasını ben istemedim. Artık anımsayamıyorum yüzünü. Ruhum kırgın. En az seni kaybetmekten korktuğum kadar korkuyorum seni unutmaktan.
Kendimden kaçmak istiyorum...
Ne kadar uzağa olursa olsun gitmek istiyorum. İki yol var önümde; ya senden gideceğim, ya kendimden. Senden gidemiyorum. Bak denedim, sen zaten bizden gittin. Bende gidersem eğer, bize ne olacak? Bize kim sahip çıkacak, kırgınlığımızı kim kucaklayacak, özlemimizi kim sarıp sarmalayacak? Sevgimize kim şahit olacak, sen beni hiç sevmemişken, aramızdaki o büyük aşka kim şahit olacak ? Bir şarkı çalıyor durmadan ben kaldırımda yürürken. Durduramıyorum, o şarkı çalıyor. Hüznün şarkısı...
" Ben denedim, denedim bitirmeyi bu tek kişilik aşkı.
Bitsin istedim,
Bitirmeliydim bu tek kişilik aşkı.
Ben denedim, denedim.."
Acısı geçmiyor gidişinin. Ama en çokta dönmeyişin acıtıyor. Ben acımaya, kanamaya ve sürekli buraya hüznümü kusmaya devam edeceğim. Belkide böylesi daha güzeldir. Kuşlar daha anlamlı sen yokken ve artık kedileri daha çok seviyorum. Hem ne kadar uğraşsanda gidemezsin. İnsan kalbinde birine bir koltuk verdiğinde. Nereye giderse gitsin onu yanında götürür. Yani ben neredeysem sen oradasın, kalbimde.

 "Yıldızlı geceler..."


Yalnızım; paltomla, beremle, kaşkolum ila. Yalnızım azizim



Gecenin bir yarısındayım. Bir yarım gecede, bir yarım sende. Yavaş yavaş yok oluyorum. Usulca, sessizce. Kimsesiz, kimseden habersiz. Ay ışığında yer yüzüne süzülen bir kar tanesi gibi. Diğer tüm kar tanelerine rağmen, yalnızca eriyip yok olacağım. Yalnızım. Paltomla, kaşkolumla, beremle. Yapayalnızım. Seninle olamayışımın üzerinden geçen günleri artık sayamaz oldum. En son aklımda bir rakam vardı. Onuda unuttum. Her sabah "lütfen bugün yazmış olsun" cümleleriyle açıyorum gözlerimi. Bir hevesle alıyorum telefonu elime. Sonrası hüsran. Bak derime nakış nakış işlemişim seni. Sökemiyorum. Sen kokuyor, hâlâ umutlarım. Sen gelmeyeceksin biliyorum. Hem artık gelsende ben olamam seninle. Yinede acıyor. Acımaya devam edecek. Yerin dolmuyor, dolduramazda kimse. Kimse sen olamaz. Senin gibi kokamaz. Biliyorum o koku sana ait ve ben bir deniz kıyısında, tekrar koklayamayacağım.
Yalnızım; paltomla, beremle, kaşkolum ila. Yalnızım azizimGeçen gün boş bir parkta kitap okumaya karar verdim. Bir kedi geldi önce banka, öyle biraz baktı bana, sonra patisini yaladı. Sonra bir yaprak koptu dalından, düştü kalbime. Kitaba dalmışım, kaç saat geçtiğini farketmedim. Güneş batmaya karar verdiğinde. Kapattım kitabımı, ayracını yerleştirdikten sonra. Çantama koyup, telefonumdan o şarkıyı açtım. Yapmazdım pek, yani dinlemezdim o şarkıyı. Çünkü hep olduğu gibi oluyor. Kırılıyorum, üzülüyorum. Dayanamadım, dinledim yine. Güneş batarken seninle dinlemiştik en son. Bu bizim şarkımız olsun demiştin. Bizim şarkımız sendin. Daha fazla dinlememe izin vermedin. Gittin, bak ben bu kelimede takılı kaldım. Hiçbir yere gidemiyorum. İnanabiliyor musun? Gittin sen, "beni bırakmayacaksın değil mi?" dediğimde. Gözlerin parlamıştı gözlerimin içine bakarken. Sonra "evet" diye eklemiştin. Kocaman sarılmıştın kollarıma. Sözünü nasıl tutmazsın? Ben kırılmayı göze almamışım sana gelirken. Canım yanıyor. Alışık değilim ben, nasıl unutulur onuda bilmiyorum. Beni yapayalnız bıraktın, bir başıma, çaresiz...
Aşağıdaki yazılar eski sararmış bir kaç sayfadan özetlerim.
"İnce Basit Bir Çizgi"
Tekrar acıkma ihtimalimiz olduğunu bile bile atıştırıyoruz her seferinde. Tekrar acıtacağını bildiğimiz halde seviyoruz birini. O biri her seferinde saplıyor hançeri omuriliğinize, felç oluyorsunuz, ona odaklanıyor yavaş yavaş ölüyorsunuz. Her seferinde aynı şey olacağını bile bile yine aynı şeyi yapıyorsunuz, yapıyoruz. Hatalıyız, hemde çok. Bir çizgi var kafamızda, herşeyin o çizgide gitmesini umuyoruz. Her seferinde hiçte o çizgiden gitmiyor hayat, kendi çizgisini kendi çiziyor. Sizde bakakalıyorsunuz ölümünüze. Aslında yaşarken öldürüyor tanrı bizi. Bir insan ilk defa üzüldüğü anda aslında ölmüştür, mutluluğunda tekrar dirilmiştir. Benim mutluluklarım eziliyor üzüntülerimin altında. Ölüyorum dirilemiyorum...
Tekrar uykumuz geleceğini farkediyoruz en sonunda, bir daha uyanmamaya karar veriyoruz. Farkına varıyoruz herşeyin, öğreniyoruz, akıllanıyoruz. Bilincini kaybetmiş bir kazazedeyken, uyanıyoruz, tamda gözlerimizi kapatmışken sonsuza dek. En doğru şeyi en sona saklıyoruz. Bu sefer iyi geceler değil, iyi yaşamlar diyoruz.
"Her Korku"
Benimde daha cesur olduğum zamanlar vardı. Çocukken korkmuyordum hiç, bisikletimi rampada hızlıca sürsem yolun sonunda uçabileceğimi düşünürdüm. Yanılmışım, uçsam bile düşüp canımı yakıyordum. Şimdilerde durum aynı, ben yine yolun sonunda uçuyorum, yine canım yanıyor.
Cesurdum işte insan bilmediği şeyden daha çok korkar diye bir söylenti var, çocukken birşey bilmiyorduk ama korkmuyorduk işte. Şimdilerde kadınlar gece yürümekten korkar oldu, bildiği birşey var "erkek". Kadın yine korkuyor, yani bilsede bilmesede korkuyor. Korkmayı haketmiyor. Keşke bir kadın arkasında beni gördüğünde ürkmese, keşke güven verebilsem. Korkuyor işte, korkmalara alışmış. Korkmayı öğrenmiş. Öğrenmek zorunda kalmış.
Kadın korkarak öğrenmiş bazı şeyleri. Bir erkek arkasında yürüken mırıldandığında o susmayı öğrenmiş. Bir erkek arabayla yanına yanaşıp "gideceğin yere kadar bırakalım" dediğinde, o susmayı öğrenmiş. Kadın hep susmuş her korkuyu yaşamış, kadın belkide hiç yaşamamış. Özgürlüğü avuçlarında hakediyor kadın. Kadın artık korkmamayı hakediyor.

"Yaşanmamış Masal"
Gözlerini kaçırmalarında kaybolmuşum, kendimi bulamıyorum. Nefeslerine saklanmışım, korkmuyorum. Kalıplaşmış içim, pul pul olmuşum dökülüyorum. Kırıyor gökyüzü nefesimi, dar geliyor ciğerlerim kirpiklerine. Tırnakların yırtıyor sigaranın dumanını. Duman oluyorum, uzaklaşıyor yüreğim. Kalbin tadıyor kalbimi, dokunuyorsun hücrelerime, hislerim uzaklaşıyor bedenimden, bedenim oluyor bedenin. Ruhuna uzanıyorum, dokunamıyorum. Ruhun kaçıyor benden, uzaklaşıyor bedeninden. Kalbi kırık göz yaşların var yanaklarına bırakmış kendini. Saçların uçuyor rüzgarda kalbime doğru. Kalbim gıdıklanıyor gülüşünle. Bir kelebek çarpıyor göz yaşına, düşüyor gökyüzünden.
Paramparça oluyor bakışlarım, bakışlarıma karışıyor kirpiklerin. Her gözyaşımda bir kelebek ölüyor midemde, gömecek yer kalmadı ölüleri, ölüler yaşamaya niyetli. Kaburgaları süzülüyor toprakta, sanki nefes alıyorlar yerin altında. Kafaları dolu geçmişle, geçmişin yükü sırtlarında. Kürek kemikleri sızlıyor galiba, yaman geliyor sevgim. Sevgime çarpıyor bir kelebek, yerle bir oluyor. Omuzlanıyor hüznü yerden, götürüyor uzaklara gülüşün. Gülüşüne sığıyor hüznüm. Hüznüme hüzün ekliyor şarkılar, masallar son bulsun istiyorum. Henüz bir masalı yaşamamışken, bitsin istiyorum. Belki diyorum mutlu sonra biter masalım. Çünkü hayat, mutlu sonlara kapalı şu günlerde. En mutlu olan çocuklar sanırım, büyüdükçe daha çok acıyor hani o göğüs kafesimde sakladığım şey. Koruması kaburgalar olan bir hayat nasıl olur da burkulur. Bir istiridye olsaydım eğer, denizin dışını hayal ederdim gün boyu, sonra geceleri de deniz suyunda kırılan ışıklarına bakardım yıldızların. Öyle bir gezegende yaşıyoruz ki, ışık bile kırılıyor.
Işığı kıran zaman, bize neden acısın ki?
Kırılmayı becerebiliyoruz da onaramıyoruz kendimizi, beceriksizlik bileklerime kazınmış bir çift hatıra gibi. Sonra makası saplıyoruz bileğimize, bir ölüm geliyor kanatlarıyla. Kanatlarının sesini duyuyoruz en son, umudun sesi çınlıyor. Yelkovan on ikiye geliyor. Masalın son demini tadıyor külkedisi. Bu şarkı bu masala ağır geliyor...

Eylül'de pencereme konan bir kelebek, öylesine üzgün, öylesine mağrur.



Bu gün sizlere bir tutam "Eylül" ikram edeyim. Eylül bir başkadır. Biraz soğuk biraz sıcak. Zaman zaman rüzgarlıdır eylül. Bazen üşütür avuç içlerini, bazen sıcaklar şakakların. Bu gün eylülün bir günü. Eylül bir ayda, birçok mevsimdir. Eylül hüznü, sevgiyi, umudu korur içinde taşır. Sevgilinin yanağındaki gamzedir eylül. Denizde dalga, gökyüzünde buluttur. Karanlıkta yıldız. Sen karşımda öylece gülümserken, şemsiyenden sekip yere düşen yağmurdur "Eylül". Eylül bir başkadır işte.
Eylülde bende bir başkayım. Biraz daha kırgın, biraz daha eksik. Bakın ne yıldızım var, ne denizim. Öyle boşum, öyle durgunum ki, bir eylül değilim. Şimdilerde kendim de değilim.
" Dedim ya, Eylül‘dü. Savruluşu bundandı kimsesizliğimin. "
- Cemal Süreya
Eylülde başlayan aşklar ömürlük olurmuş. Tecrübelerinize danışıyorum, doğru mudur? Doğru ise sevmeyeceğim eylülde kimseyi. Mayısta sevdiğim birini unutamıyorum. Ya eylülde seversem başka birini. Unutursam kazara onu? Seversem başkasını, tüm bu gözyaşlarımın bedelini kim ödeyecek? Karanlıkta geçirdiğim zamanın, kitap okurken ıslanan sayfaların hesabını kim ödeyecek? Bakın en çok o şarkılar burkuyor beni. Onun sevdiği o şarkılar. Bak bu şarkıda güzelmiş dediği her şarkı ezberimde. Duyduğumda hüzünleniyorum, eksiliyorum bir parça daha.
Sonbahar
Kalbimden vuruldum ben. Yaşama ihtimalim yokmuş. Öyle söylüyor ruhum. Bu onsuz geçirdiğim kaçıncı eylül saymıyorum. Bakın artık eylüller bile güzel değil. Güzel değil sevmeler. Güzel değil mevsimler. Unut beni dedi. Unutmama fırsat vermedi, gitti. Ben o gün bu gündür tutunamıyorum hayatın ellerine. Hep kopuk yaşadım hayattan. Ben seni unutamadım ama sen unut beni. Ben eylülde sararmış bir yaprağım. Kalbim kayıp. Uyukluyorum bir ağacın altında. Terkedilmiş, soğuktan yanakları kızarmış. Bu şehrin duvarlarından korkarak yaşıyorum. Adımlarımla bırakıyorum hüznü kaldırımlara. Sonbahar peşimde, sürekli hüzün peşimde, yalnızlık peşimde. Koşuyorum, rüzgar esiyor karşımdan. Kaçamıyorum tüm bu kötülüklerden. Yüreğim kırgın kelebeklere. Asılı kalmışım bir eylül rüzgarına, savruluyorum.
Eylülde okunan kitaplarda bir garip. Üzülüyorum artık. Belkide kitabın beni götürdüğü o değişik dünyaya, hüznü peşimde götürüyorum. Belki sararmış yapraklar benimle gidiyordur o dünyaya. Yada o dünyadaki, kırgın adamın peşine takılan sararmış yapraktır suretim. Olsun umudu kırgın çocuklarız biz. Umudumuz kırgın, kalbimiz kadar. Eğer eylül bir kitap olsaydı, yazarı kelebekler olurdu. Çünkü eylül kadar yakınlar ölüme. Ruhları durağan, sıkıcı bir kitabın satırları gibi. Bir kitap sizi ne kadar içine alabiliyorsa, eylülde o kadar alabilir. Eylül bir başkadır, her mevsimi taşır içinde. Her yıldız eylülde parlaktır. Ayın yeri bir başkadır eylülde. Ay ışığında okuduğumuz kitaplardaki o en çok bizi anlatan satırlar kazınır ruhumuza. Sonra ruhumuz bir kelebek olur. Konar sevgilinin penceresine bir eylül günü. Belki yağmurludur o an hava. Belkide sıcak rüzgarlar eser, aralar perdeyi. Belki yağmuru izler sevgili. Belki uzanmışken yatağına, aralanmış perdeden rüzgar gösterir o çok sevdiğimiz bedeni. Eylülde çarpar en çok rüzgar, hüznü yüzümüze. Bu tokadı yememiş bir anne kuzusu yoktur. Hüzünlenir herkesin kalbi bir eylül günü..

Bir poyrazda dalgalanan saçlarına aşık oldum.



   Hiçbir şey göründüğü kadar basit değil.
    Yaprak dalına söz veriyor, hiç gelmese bile "özleyeceğim" diyor. Dalı inanıyor ona, gülümsüyor. Arkasından izliyor terk edilişini. Umut ediyor belki, bir gün özleminden döner diyor. Dönmeyecek işte hiç özlemeyecek belki. Hem sevmemiştir, sevse gitmezdi. Sararsada kopamazdı. Tüm o güçlü rüzgarlara rağmen sarılırdı dalına. Bırakamazdı.. Hem dalı olmadan bir işe yaramaz yaprak, bunu bilemiyor ama anlayamıyor. Pes ediyor, dayanamıyor.. Uçuyor, gidiyor...
Rüzgarda savrulan saçlar.Sonbahar diyorum, dökülen yapraklardan ibaret. Dökülen yapraklarımız var. Anılarını çeplerimde biriktirdim. Tamda hüzünlerimin kıyısında. Ben sonbaharı bir ayrı severim. Gerçi kışıda çok seviyorum, lakin üşüyor kediler, açlıktan can veriyor köpekler. Kıyamıyorum. Sonbaharı seviyorum çünkü aşkta yakışıyor ayrılıkta. Yalnızlıkta sonbaharda güzel. Hem yalnızız baksana, yazı sevecek değiliz ya! Sonbaharı seviyorum. Dökülen yaprakların üzerinde yürümeyi seviyorum. Bir deniz kenarında t-shirtimin içine dolan rüzgarı seviyorum. Saçını dalgalandıran, deniz aşırı poyrazları seviyorum. Herşeye rağmen seni benden almasına rağmen rüzgarları seviyorum. Hem rüzgar esince sen benden gittin diye rüzgarı suçlayacak değilim ya. Kopmasaydın, bırakmasaydın hiç ellerimi keşke. Gitmen gerekiyormuş meğer. Seni dahil edebildiğim herşeyi seviyorum. Bak yine dönüp dolaşıp sana geldim. Mühim değil gerçi, pek durağım yok şimdilerde. Bir sen var birde o yıldızlı geceler...
  Bize en çok sonbahar yakışıyor..
Yine hiçbir şey olmuyor hayatımda. Her zamanki gibi durağan. Beynimin köşelerinden yankılanan sesler dışında ilginç bir şey yok. Sesini duyuyor gibi oluyorum bazen. Ellerim ceplerimde sonbaharda yürümeyi özlüyorum. Tüm o kaosun içinde, dalından kopup süzülen bir yaprak durduruyor zamanı. O an güzel oluyor, o an izliyorum hayatı. Hepimiz aslında birer yaprağız. Dalımızı arıyoruz. Sonra ya dalımız bizi bırakıyor ya biz bırakıyoruz. Ama eninde sonunda yeri boylayan biz oluyoruz. Kırılan kafamız olmuyor bu defa, çocuk değiliz artık. Çocuk ölmeyi özlüyor gibiyim. Aslında şu an her şey daha anlamlı ve kalıcı. Bir bakıma kalıcı olmasını istemediğim şeylerde var. Hani şu sol yanımdaki acı gitsin mesela. Yada unutayım tüm anıları. Kalbimin kırıkları toparlansın, iyileşin. Olmuyor olmayacak.. Ölene kadar acıyacak. Hiçbir şey güzel olmuyor. Beklemek çare değil karanlığa. Yalnızlık sonsuz. Sonsuz kez olan bir şeyin sonu olmasını bekleyemeyiz. Sonsuz kez acıyacak ve biz sonsuz kez özleyeceğiz.
Görüşmek üzere...

Bir bulut sizi üzebilir.


Bak bir denizin kenarındayım, etraf çokça kalabalık. Ben ve denizin üstündeki ay ışığı varız. Evet etraf gerçekten kalabalık. Yüksek sesler duyamayacağım kadar alçak sesteler. Deniz kenarını sevmiyorum. Her yaklaştığımda büyülüyor beni deniz, burkuluyorum. Hayal ettiğim hayattan ne kadar uzakta ve çaresiz olduğumu anımsıyorum.
Yaşıyor gibi görünmeye kaldırıyorum kadehimi, ilk ve son.
 Ay ayrı bir hoş şu an ve dalgaların sesleri huzur kokuyor. Sesin kokusunda buldum huzuru. Hep yakındaymış, burnumun dibinde...
Ufuk çizgisine sığdırmış birini biri. Evden çıktığında şakakları kamaşmış ve behemehal suretle kahrolmuş. Olsundu, sevebilirdi belki. Saat onikiyi geçtiğinde kalbi dolardı sevgiyle belki. Bir kül kedisi misali, bir topuklu ayakkabı masalı. Prenses dahi olsan topuklu ayakkabın oluyor arkadaş! Bak gece ötmüyor kuşlar. Bu karanlığa laneti tanrının.
Kuşların gece ötmesi dileğiyle...
 Aslında güneş odanıza hiç doğmayabilir, yakınmanıza gerek yok, hemen kapının yanındaki anahtara uzanarak ışığı açabilirsiniz. Güneşimiz doğmuyor diye ışıksız kalacak değiliz ya! Bu gün günlerden yine o, yine onu yazıyorum satırlara, yine satırlarım doluyor kokusuyla. Gerçi "bize ne?" dediğinizi duyar gibiyim. Olsun acı işte, artık sol yanımda değil. Bulamıyorum yerini, bazen başımda oluyor, bazen dizlerimde. Gerçi bir önemide kalmıyor zamanla. Acıyor sadece, boş, kuru, o'nsuz bir acı. Katlanılmaya değer belki belkide etrafımızdaki insanlardan dolayı öyledir. Acımı anlatarak hafifletmeye çalışıyorum, sizde bana anlatın, dinlerim. Belki anlatınca geçer..
Dokunarak hissedilmez...
Göğüs kafesinizin tam ortasında hissetmeniz ne kadar zorsa bende o kadar hissediyorum işte. Bir his var karnımda, acıyor. Açlık gibi, açım ben; biraz ona.
Kirpiklerim ıslak geçirdim geceleri. Üzgünlüğüm karıncalara. Bakma sen bana, kırgın olmak alışık olduğum birşey. Bide ona alışasım vardı, herşey yarım kaldı. Şahit melekler onsuz eriyişime, bir parçam kopuyor bedenimden. Sonra ölü bir melek geliyor, dokunuyor parmak ucuyla, nefeslerimi alıyor ciğerlerimden. Acımıyor sol yanım, melekler ölüyor.
Bir bulut sizi üzebilir.Hayat karşımıza hep kötü şeyler çıkarır. Buna minnettarım. Büyüyoruz be, o her kötü anıda bir basamak daha çıkıyoruz, biraz daha olgunlaşıyoruz. Ders alıyoruz.
Hayatımızın belli dönemleri güzel geçer. Benimde çocukluğum güzeldi sanırım. Çocukkende kötü şeyler peşimizde, buda bir gerçek. Altı arkadaş kafa kafaya vermişiz. Düşünme anlamında değil bildiğin kafa kafaya verdik çimlere uzandık bulutlara bakıyoruz. Tabiki o zaman tumblr, instagram vs. yok. Bizim eğlencelerimiz daha farklı, erik ağacına çıkıp erik yemekten mutlu olabilmek var benim çocukluğumda. Neyse, işte bir anda parmağımı gökyüzüne kaldırdım ve "bir kaplumbağa" diye heyecanlandım, altı üstü bir bulutu kaplumbağaya benzetmiştim. Çok sevinmiştim, bulutlarla konuşmak gibiydi. Bu sevincim diğer arkadaşlarımın o bulutun kaplumbağa ile bir ilgisi olmadığını söyleyene kadardı.
Hayat çocuk iken de acımasız. Bir bulut sizi üzebilir. Ama siz o parmağı gökyüzüne kaldırmaktan hiçbir zaman çekinmeyin.

Yıldızlara katılmış olabilirsin lakin hâlâ gökyüzüne ait değilsin!



Biz henüz doğmamışken, köprücüklerimize bırakır kokumuzu melekler. Her koku eşsizdir. Sonra bir beden gelir koklar köprücüklerini.
" Başka kimselere kalmasın diye derince çektim içime kokunu. "

Anlamlı köprücük.
Herşey zamanla olur ya hani. İşte öyle oldu tamda. Zamanla oldu herşey. Zamanla çöktüm. Malzemesi eksik bir bina imiş bedenim meğerse. Gidişin bir depremdi, bense çöktüm. Hızla çöktüm, acımadı pek. Hissizce çöktüm. Direnmedim, direnmek için sebep aradı zihnim. Sonra çok boş olduğunu farkettim. Hissetmediğimi farkettim, hissetmeden çöktüm. Habersizce, dalgın. Denedim hissetmeyi ama sokaklarım çok sessiz şimdilerde. Çok soğuk. Bu kez kendim üflüyorum avuçlarıma, ısınmıyor:
"Üşüyorum."
 O rüzgarda savrulan hep yakalamaya çalıştığımız beyaz tüy, bir meleğin kanadından düşer yer yüzüne. Sadece umudu olan insanlar görür onları. Huzur serper melekler o insanların düşlerine. Umutlarını muhafaza eder kanatlarının altında.
Herşey düzelecek biliyorsun değil mi ? Düzelir elbet. Gönülden dile dileğini, gökyüzüne bakarken. Umut et. Etmeyi dene en azından çocuk! Geçecek işte... Her zaman geçti. Acıyor önce, sonra geçiyor.
"Çok sevmiştik"
 Sevmeler sayfalara sığmıyor. Deniyorum işte. Her bedenden bir kaç parça alıp dolduruyorum satırları. Göze korkutucu gelmesin diye uğraşıyorum. Göze korkutucu gelmesin ki sevebilsin herkes. Korkmasınlar, denesinler.
"Saçlarını kesme sakın" cümlesine sakladım umudu, avcumdaydı cümle. Geceye üfledim, karıştı yıldızlara. Karanlığın derinliklerinden izliyor bizi. Sen yinede kesme sakın saçlarını.

Tavan arasındaki, fuzuli geçmiş.



Tavan arasındaki fuzuli geçmiş.Merhabalar, bloğun başlangıç yayınları sıralamasına bunu dahil etmem doğru mudur? Bilemiyorum lakin bu gün şöyle eskiden kalma bir köşeye fırlattığım defterleri ayıklarken bir defter buldum. Çok çok heveslerle aldığım Mettalica - Never lisanslı defterinin bir kaç sayfasını karalayıp bir kenara atmışım. Heveslerim geçiveriyor işte. Neyse bu yüzdende kızmayacağım kendime, kötü olan huylarım arasında minicik, ufacık kalıyor. Çok geçmiş sayılmaz ama şunu fark ettim o zamanlar çok genç ve çok toy muşum. Seviyor, severken acımdan ağıtlar yakıyor, çokça üzülüyormuşum. Yani kavuşamamak aile geleneği galiba. Umarım bu amatörce yazılarla değerli vaktinizi almış olmam. Gelin biraz beni tanıyalım, sonuçta en saf yazılar bunlar. Düzeltilmemiş, öylece, ben kokan, beni anlatan. Hislerimin en berrak hali. Nasılda acıyormuş minik kalbim. Gerçi şimdilerde acıyacak bir kalbimde kalmadı.

 Evet başlayabiliriz..

01.01.2015


 Her kelimede atan bir kalbe ve o kalbe sahip birine ihtiyaç duyar yazan. Kalem ve defter araçtı. Aslında acılarımızı kustuğumuz yerdir defter ve kalemin çektikleri gizlidir yazarda. Kalemim bile biliyor sensizliğimi. O bile üzülüyor bana. Sen nasıl kıydın? Benden nasıl gittin? Seni göğüs kafesime sığdıramazken, avuçlarına verdiğim kalbime nasıl zarar verdin?
 Olsun be sen yine de sıkı giyin, şimdilerde hava çok soğuk, üşütme.
"Kıyamam..."
Nefeslerime sığmayan kokunu çok özlüyorum.

03.01.2015

Sankiler ile yürüdüm, keşkeler ile ölmekten korkuyorum be. Sana doğru attığım her adım senden uzaklaştırıyorsa beni eğer, gamzemi görmeyi bekleme sevgilim. Ben seni severken öldüm, sevdikçe öleceğim. İnsan kendini her gün öldüren bir şeyi sever mi? Sevmeyi bilenler hep ölür. Sevenler hep eksik kalır gitmelerde. Tamamlayamaz gelenler, eksilmiştir bir kere kalan ve her yudumda bir defa daha öldürür su. Su değil miydi yaşam? Değilmiş sevgili. Sen yaşam iken su uyku imiş. Ne ölmeyi seçebiliyorum artık, ne yaşamayı. Gitmeyi seçiyorum ben. Senden gidemiyorsam kendimden giderim. Sen bende kalamazken ben kendimde nasıl kalırım ki? Sen düşürdün beni ve ben tekme attım yerdeki bana. Her şeye rağmen yine seviyorum seni. Gitmelerine bile aşığım. Kal diyemem sana ama sen yine de,
" gitme..."
Boynunmuş huzurum, gitme..

03.01.2015

Seni, senin kendini sevebileceğinden çok sevmeyi seçiyorum. Bu zor biliyorum ve başarabileceğimden de emin değilim. Bir insan bir başkasını, onun kendini sevebileceğinden çok nasıl sevebilir?
Yağmur tanelerinde onu görmektir belki. Belki onun gökkuşağı yağmur yağmadan belirir. Güneş aydan sonra değil, belki de ay güneşten önce doğuyordur..
Ben yıldızları, güneş gökyüzündeyken sevebiliyorum, hepsi saçlarında asılı. Gülüşünde saklı ışıkları. Tebessümüne bakamıyorum kamaşıyor gözlerim.Sen, hani sonbaharda uçuşan ve hep peşinde koşturduğum beyaz tüy var ya işte tamda o'sun. Hep seni takip edeceğim güzel gözlüm ve sen hep bembeyaz kalacaksın. Belki tuttum sanacağım ama avuçlarımı açtığımda sen çoktan gitmiş olacaksın
 Ben yine de aynaya baktığında gördüğün şeyi seveceğim..

06.01.2015

Aslında gidemeyişlerimle her dakika bir parça daha eksiliyorum olmayışlarımdan. Yutkunduğumda parçalanıyor boğazım ve tekrar ölemiyorum. Ölmek kolay, ölmek kurtulmak. Yaşamayı da beceremiyorum. Yıldızların canı cehenneme artık! Her gece seni hatırlatıyorlar bana ve ben her gece "göz yaşıma değer misin?" diye düşünüyorum..
Kar tanelerinde seni arıyorum ve o kadar çaresiz kapatıyorum ki avuçlarımı. Annesini kaybetmiş bir çocuğun gözlerindeki umut bile çok geliyor göğsüme. Mühürledim kalbimi, açamam kimseye. Kal diyemeyişlerimle defalarca ölmeyi hak ettim belki ama ben o kadar beceriksizim ki, bırak beni sevmeni, kalmanı bile sağlayamadım.
 Artık aynaya bakıp saçlarımı düzeltmiyorum..

06.01.2015

 Her yağmurda biraz daha ıslanıyor kirpiklerim. Göz yaşlarım karışıyor yağmur damlalarına. Artık yağmur damlaları biraz daha tuzlu, biraz daha sen.
 Kar yağıyor bak yine, kaçıncıya yağıyor üstümüzden sahi? Sana o on üç harflik cümleyi söyleyemeyişimin üstünden kaç kere yağdı kar? Yine sayamadım kaç "günaydın" ve kaç "iyi geceler" kaçırdık? Uykularımdan vermeyi özledim, seni uykularımdan önce sevmeyi özledim. Bak ben gidişine üzülmedim. Hani gülüşünden öpemiyorum ya, ben kaçırdığım her öpücükte ağlıyorum. Bizim şarkımız hiç olmadı. Ben seni her şarkıda hatırladım. Ya ben bana bakmanı özledim, karşıma geçip beni bakışların ile deşmeni. Nefes almanı, güldüğünde kısılan gözlerini özledim.
 Eğer gülüşünde yok olacaksa siyah, sen yine gül. Ben siyahı yok eden beyazı bile severim.

07.01.2015 

Bak hüzünlendim yine, kar yağıyor ve ben avuçlarımı açıyorum gökyüzüne. Avuçlarım kar taneleriyle dolsun istiyorum, düşün her kar tanesi eriyor. Avuçlarıma aldığım her şeyi yok etme gibi bir huyum var sanırım. En son saçlarını tutmuştum sonra sen hepsini kestin. Bir erkek için değer miydi saçlarına kıymaya? Gidişlerim saçlarına doyamayışlarımdan. Birde koklayışlarım var seni, hapsetmelerim ciğerlerime.
Elmacık kemiklerinde uyuklamalarımda kaldı aklım, sende kaldı göz kırpışlarım. Saçlarımda parmak izin, kalbimde dokunuşun, gözlerimde kaldı bakışların. Kalp atışlarında tamamlanıyordum ben, sen gittiğinden beri tamamlayamıyorum kendimi hep bir adım geride uyanıyorum güne ve her gün yeniden her gün biraz daha seviyorum seni. Kaçmaya çalışıyorum senden, koşuyorum köşeleri döndükçe sana geliyor ayaklarım, yine fotoğrafının önünde buluyorum vücudumu, sonra tutamıyorum kendimi yine ağlıyorum. Erkekler ağlamaz deme, erkekler ağlar.
Hemde geberene kadar ağlar..

07.01.2015

Nefesim kesiliyor adımlarında ve yudumlarımda fırtına kopuyor. Gülüşüne şimşekler çakıyor artık ve senin olduğun uykularım kabus bana. Yazılarım isyan nefeslerinde ve artık gülüşlerin hüzün kusuyor.  Bakışların boğuyor ruhumu ve gülüşün aydınlatmıyor geceyi. Artık ay değilsin geceme ve yıldızlar çok çirkin yanında. Göz yaşlarımı geri alıyorum her damlasına kadar, sonrasında gözlerim keskinleşiyor. Yüzüne bakmaya kıyamayan ben artık fotoğraflarımdan kesiyorum seni ve çöpe bile atmıyorum, yakıyorum. Sigara içilen ortamlarda duramıyorum artık, içişin aklıma geldikçe tiksiniyorum dumanından. Göz kırpmayı bırak, artık hayallerimde yer yok sana. Kokunu umursamıyorum, huzurum değilsin ve mutluluk saklı değil sarılışlarında. Artık gökkuşağı anlamsız ve bulutlar yakışmıyor gökyüzüne. Deniz kenarında içilen kahveler kadar eksik artık ruhum, ne unutabiliyorum nede yanaklarımı kesen rüzgar acıyor bana. Vapurlar artık elim elindeyken yanaşmıyor kıyıya. En çokta beni sevemeyişin koyuyor. Sevmeyişlerinden kaçıyorum artık, kaçıyorum da, dönüp dolaşıp yine sana geliyorum. Yine seni özlüyorum. Senden nefret ederken bile seni sevebiliyorum. Aldın kalbimi ve gittin, ne olur geri ver artık..
 Ağlamıyorum, gözüme saçın kaçtı..

11.03.2015

 Bu kadar sevdiğim kızı anlatmamı istedi bir güzel.. Yanılıyordu sevdiğim doğru ama yalnızlığın bir cinsiyeti olacağını sanmıyorum.
 Yalnızlığa olan aşk belki aptallık ama koluma en çok yakışan bu, hem yalnızlık terk etmez. Yalnızlık sevgine karşılık verir sen sevdikçe sever seni.
 Yalnızlık belki bir kaçış, bir sığınış. Ben yalnızken mutluyum, arayışlarım alışkanlıkta seveceğim bir kalbe ihtiyacım yok artık.
 Kalbini avuçlarıma veren bir kız pişman. Ulan yine kırık bir kalp diyorum, ulan yine üzdüm diyorum. Her kırdığım kalp için özür dilerim..
 Kalpler fazla hassaslar, kırılıveriyorlar..

11.03.2015

 Deniz çok büyük, küçücüğüm. Mavinin en koyu tonunda kayboluyorum. Keşke bir balık olsam, pişmanlıklarını unutan. Keşkelere nefretim, hiç olmamasından. Sahi, çok saçma değil mi keşkeler? Hayalleri kirletiyorlar.
 Keşkelerime gözlerinde dahil. Gözlerimde gözlerin eksik. İzin ver, ıslak kirpiklerin benim olsun. Göz kırpışların benim olsun. Nefeslerin benim olsun. Küçükken sahiplendiğin yıldızın olayım, hep gökyüzünde duran. Güneşin hemen arkasında duran. Gülüşüne asılı bir yıldız olayım. Nefeslerine şahit olan.
 Bir yıldız olmak vardı şimdi, senin gökyüzünde..

11.03.2015

 Ne kadar gerçek sevmeler, sevilmeler. Hangisi daha zor sence? Sevmek her yerde hayranlıkla bakacağın bir gök kuşağının olması. Sevilmek ise gökyüzünde geceni süsleyen hep seni gözleyen bir koruyucu olması.
 Her ikisi de çok zor, gök kuşağı farkında değil sevenin ve yıldızın yeri yok gecede.
 İşin içine aşk girdiği zaman her şey kötü oluyor. Kalp atışları hızlanmalı bir kaç kez küçükken, kalbin varlığına inanılmalı. Ondan sonrası hep çok sıradan. Sevmeyi bilmeli kalp. Kusurları sevmeli, saç kırıklarını sevmeli, bazen çok uyumaktan şişmiş gözleri sevmeli. Nefesleri sevmeli onu yanında tutan. Gülüşleri sevmeli gündüzleri süsleyen. Sevmeli işte, bulduğunuz her şeyi sevin. Hayat sevince güzel.
Belindeki gamzeleri sevdim..

12.03.2015

Ulan yazmak kadar kolay olsaydı, keşke. Her canım yandığında kusebilsem satırlara, hafifler mi acılar?
Hep yanlış sevdik, bir tutam fazla sevdik. Sevmeyi becerememişliklerimizden bu eksiklikler. Ya benim siyahlığım neden bu kadarderin ve neden her seferinde dahada genişliyor.  "Ya" bu kelime ne kadar çaresiz olabiliyorsa bende o kadar çaresizim. Kalbim sevmelere kırık değil sadece. İstenmemişliklerde çok üzücü.
Kimse istemezse seni bana gel, ben seni istemekten vazgeçmemiş olacağım. Belki eksilerim biraz ama yine gecelerime katarım seni. Belki eksilirim biraz ama yine gecelerime katarım. Belkide yıllardır gecelerimde oluşun yordu beni.Yutkunamıyorum baksana yine çok sevdim.
Hatalı sollamadım, hatalı sevdim..
Biraz kamyon arkası gibi olmuş sanki, alın size benden kamyon arkası..

12.03.2015

Bir koca amcam var benim bilmezsiniz, çok tatlı çok tombiktir. Bana söylediği bir cümle vardı hiç unutmam; balık yerken rakı içmezsen eğer, balık "hangi hayvan yedi beni " diyerek gocunurmuş.
Ben seni severken rakı içmedim, şimdi sende - hangi hayvan sevdi beni? - diye düşün dur. Kadehlere sığdıramıyorum şimdilerde. Ne sevmişim be, kusana kadar içmem lazım, alışık değilim içemiyorum. Sigarada içemem ben beceremem, kötü şeyleri kabul etmiyor bünyem; bi sen varsın iyi olmayan. İyi gelmiyorsun bana, içim almazken seni kalbim bir türlü bırakmıyor.  Çok karmaşık ulan sevmeler. Bir bakıyorsun sevmişsin, kaçamıyorsun da; illa seviyorsun.
 Neyselerde kaldı aklım, sahi en son ne zaman neyse dedin?

16.03.2015

Haklıydın, ben sevemezdim..
Sevmeyi hiç denemedim, sevgi sendin zaten, sevginin bedeniydin sen. Kaç kere söyledim bilmiyorum ama ben seni on üç harfe sığdıramıyordum. Sadece seviyorum işte, kokunu gülümsemeni, saçlarını. Ruh değil miydi bedeni güzel yapan? Ruhunu seven biri nasıl olur da bedenini inkar eder? Saç kırıklarına kadar sevmeli, her nefeste sevmeli sevgilere sevgi eklemeli. Karşılıklı içilen her kahvede birazcık daha sevmeli. Sevmekten korkmalı bazen, korkmalı sevgiliden. Gitmeler var bu dünyada, gidiyor sevilenler ve kalanlar hep acı çekiyor.
Konusu açılmışken, kaç kere sevdin sen? Kaç kere birinin boynunu özledin veya kaç kere yarım kaldın? Ben sensizliğimle beraber birde yarımım.
İyi uykular demeden sen, uykular gelmez oldu..