Meraklanmak

18.01.2017

Sol Taraftan Adam...

 Yaşayışımıza göre, zaman bazı olgular ile karşımıza çıkıyor. Bu olguların bir parçası bizi incitirken diğer parçası yaralarımızı sarıyor. Umutlarımızı kucaklıyor.
 Sarılmalar tüm güzel çiçekler kadar uzak bahçeme. Ancak kucak dolusu bir sarılmaya olan özlemim. Tüm olguları sigara dumanı gibi dağıtıyor havaya.
 Hangi gün olduğunu bilmiyorum, minibüste tüm koltuklar boş olmasına rağmen yanıma ufak bir çocuk oturdu. Hava soğuk olduğundan sarı şişme montu, ayılı şapkası ile bomboş minibüste yanımı seçti. Avuçlarını seyretti bir süre. Sonra başını bana doğru kaldırıp sanki uzunca bir süredir konuşuyormuşuz da adımı sormayı unutmuş gibi bir bakışla: "Adın ne senin?" dedi. Önce bir duraksadım. Adımı söyledikten sonra ona adını sordum. Başını önüne çevirdi. Düşündü, hatırladıktan sonra bana dönüp "Ahmet, dedemin adı." dedi. Gülümsedim; öylesine cesur, öylesine düşünceli, derin bir çocuk. Bakışları gizemli. Yüz ifadesinden asla ne hissettiğini belli etmeyen neredeyse hiç gülümsemeyen bir çocuk. "Yaşın kaç bakalım Ahmet?" Diyerek arkama yaslandım. Ahmet yine duraksadı. Soru bilmediği bir yerden gelmişti ancak yanıtlamak sohbete devam etmek istiyordu. "Sekiz." dedi Ahmet kırışık bir sesle. Yüzü düştü Ahmet'in üzüldü bir parça. Ya henüz sekiz yaşında olduğundan ya da yanlış söyleme ihtimalinden. Bir süre sustuk pencereden akıp giden yolu seyrettik. Ahmet sürekli bir şey söyleyecek gibi oluyor ve sonra vazgeçiyordu. Sonra cesaretini topladı ve kulağımdaki küpeyi işaret parmağı ile gösterdi. "Bu ne?" dedi. "Küpe Ahmet ne oldu, yakışmamış mı?" diye ekledim. "Erkek küpe takmaz ki, hem saçında uzun." dedi. Kendince beni kınayan gözlerini bana dikerek. Haklıydı. Belki yaşantısı ve çevresi böyle örnekler barındırmıyordu ve annesinden duyduğu kadarıyla bu yanlıştı. "Hem erkek adam saç uzatmaz." diye konuşmayı bitirdi. Ahmet derin, düşünerek konuşan bir çocuktu. Düşünceliydi; küçücük yaşına göre fazla düşünceliydi. Gözünün içine baktım. " Evet Ahmet, uzun saç ve küpe belki senin bildiğin adamlığa yakışmaz." Elimi kalbinin üstüne koydum; " Ahmet, tam buran da güzel bir adam ol olur mu? Küpe taksanda saç uzatsan da güzel bir adam ol. "  dedim. Sonrasında yola başımı çevirdiğimde ineceğim yere yaklaştığımı gördüm. Ahmet'e elimi uzattım sonrasında ekledim. "Tanıştığıma memnun oldum küçük adam." dedim. Elimi sıktı bir şey söylemedi. Yine düşünmeye daldı. İnmeden önce gördüğüm minik bir gülümsemeydi.
Ahmet karşıma bir daha çıkmayacak  Belki çıksa da hiç hatırlamayacak. Söylediklerimi belki hiç anlamadı. Belki ileride anlayacak. Belki gerçekten adam olacak hemde sol tarafında. Belki saçları kısa küpe takmayan ancak eksik kalmış bir adam olacak. Ahmet büyüyecek. Ve umuyorum ki Ahmet birinin hayallerini incitmeyecek.

Dinleyicisiz Konuşmacı

 Saat gece yarısına geldi. Şehrin üstüne çökmüş is genzime yapışmış. Soluğuma karışmış. Buğulu bir cam gibi, uzaklar. Kırgın kaldırımlar ve unutkan sokak lambaları. Bu karanlık geceye pembe bir hüzün yayılıyor. Ağzımdan çıkan dumana karışıyor. Sokak lambaları iyice unutkan oldu. Anlattıklarımı tekrar tekrar dinliyor. Gözlerini şaşkınlıkla bana dikiyor ve söylediğim her yeni ama aslında defalarca anlattığım şey için ilk defa duyuyormuşçasına şaşırıyor. Böylesi daha iyi. En azından aynı tebessümle dinliyor beni. Tebessümü zaman zaman buruk bir ifadeye dönüyor. Ara ara kaldırımla göz göze gelip birbirlerine, gözleri ile aynı şeyleri düşündüklerinden emin olduklarını söylüyorlar. Sonra tam en heyecanlı yerinde bir belediye bankı katılıyor sohbete. Önce onsuz başladığımız için sert çıkışıyor ama sonrasında yumuşayıverip beni dinlemeye dalıyor. Serüvenlerimi, hislerimi, dünyaya bakış açımı, insanları yargılayışımı. Tüm o zorluklara nasılda karşı koyduğumu anlatıyorum. Hikayenin en heyecanlı yerinde durup aniden yüz ifadelerine bakıyor ve arayı uzatmadan ve dikkatlerinin dağılmasına izin vermeden anlatmaya devam ediyorum. Acıklı bir yer olduğunda kaldırım ağlamadan edemiyor her seferinde. Gözlerim doluyor ama belli etmemeye çalışıyorum. Çünkü maceracı olan benim ve kolay kolay pes etmem.
Sokak lambası belli bellirsiz ifadelere dönüştürdüğü siması ile tam olarak hislerini kestirmemi engelliyor. Unutkanlığının yanında birde utangaçlığı ön planda. Tam içinden birşey sormak geliyor. Yüzünü buna hazırlıyor. Derin bir nefes alıyor ve sonrasında dilinin ucuna gelen tüm düşünceleri yutuyor. Bir türlü fikirlerini sunmuyor, hislerini saklıyor. Bank ise atılgan ve telaşlı. Kolayca heyecanlanıp kolayca sinirlenebiliyor. Bana tüm bunları çektirenleri bir hamlede boğacak hale geliyor.
Sohbet koyulmuş, yıldızların ışığında soğuktan uyuşmuş yüzüm ve burnumun yanında, birde:
Yaşamaktan yorulmuş ve üzülmekten bitap düşmüş kalbim, ruhum. Tam herşey güzel, sohbet ufuksuz ve dinleyicilerim epeyce sadıkken. Geliyor vagon vagon. Tahayyül edemeyeceğim bir güç ve zulüm. Bir lokomotif ardı sıra bir sürü sır. Beni içine alıyor ve tüm ruhsuz bedenler ile iç içe geçiriyor. Tüm o sesler rahatsız edici. Belki müzik dinlersem geçer diyorum. Kulaklıklarımı takıyorum, müziği son ses açıyorum. Tüm dünya susuyor. Ancak ses ne kadar yüksek olursa olsun düşüncelerim dinmiyor zihnim susmuyor ve kavruluyor avuçlarım. Son gücümle pencereye yapışıyor ve hayretler içerisinde gidişimi seyreden tüm o hayallere bakıyorum. Elimi kaldırıyor ve sessizce hoşçakalın diyorum. Sessizce ve hissizce...

30.11.2016

Bir Kasım akşamı..

 Neden bu gün? Niçin bu gün yazdığıma yazının sonlarına doğru geleceğim ancak şimdi kısaca bir hasret giderelim.

 Epeydir yazmıyorum. Nasıl özledim, ara ara nasıl istiyorum anlatamam. Sık sık kitap okuyorum. Aslında eskisine nazaran daha sık. Tabii boş zamanlarımda. Yazarların dillerine, telaffuzlarına ve yazı hikayesi bütününe baktığımda bütün şevkim kırılıyor. Öyle ki yazılarıma yazı değilde sanki birer karalanmış kağıt imiş gibi bakmaya başladım. Bu konuda daha iyi olmam gerek. Geçen süreçte ara ara kendimi sizlere hatırlatacağım tabi. Büyüyoruz vesselam. Öyle hızlı büyüyorum ki bir kaç ay demeden bir bakmışım fikirlerim, duygularım, hislerim ve tercihlerim şekil almış. Belki ben olduğum gibi duruyorum tüm dünya şekilleniyor. Ancak bunun bir önemi bulunmamakta ve yaşamaya mani olmamakta.

 Yorgun hissediyorum... Öyle ki geçmişi hatırlamaktan, yağmurda yürümekten ve üzülmekten yorgun hissediyorum. Anı yaşamak yada geçmişe takılmak istemiyorum. Geleceğe odaklanmak istiyorum. Gelecek için yaşamak istiyorum. Çünkü geçmişi değiştiremiyoruz. Hatta bazen hatırlayamıyoruz bile. Unutuyoruz, bazense unutmak istesekte unutamıyoruz. Geçmiş böyle işte. Güzel bir an olsa bile burkacak içimizi; çünkü geçmiş olacak...  Anı yaşamak ise çok mantıksız ve kayda değer değil. Geçmiş olmaya hazır olan bir zaman dilimine tahammülüm yok artık. An huysuz bir sokak kedisi gibi. O an geliyor kendini sevdiriyor. Bazen elini tırmalıyor. Bazense sanki onu hiç sevmemişsin gibi öylece uzaklaşıyor.

 Geçmişe kaç pişmanlık sığar. Beş? On iki? Yirmi? Ya da kocaman BİR. Peki ders aldık mı? Geleceğe kaç pişmanlık saklıyoruz? Geleceğimize şekil verebiliriz. Doğru adımlarla doğru kararlarla üstümüzdeki donanımları sağlamlaştırıp güçlenebiliriz. Gelecek an olduğunda ve geçmiş olmaya yaklaştığında biz tüm badireleri atlatmış ve hiç üzülmemiş olmalıyız. Bunun için çabalamalıyız.

Neden bugün kısmına gelince. Bir çoğunuzun en başında anladığına eminim, bugün Cem Adrian'ın doğum günü. Aslına bakarsanız doğum günlerini pek umursamam. Yani kendi doğum günüme dahi tahammül edemiyorum. Ancak iyi ki doğdun Cem. İyi ki şarkı söyledin. Sahiden iyi ki varsın. Çünkü tüm o hüzün dolu gecelerde yanımızda bir tek sen vardın. Tüm çaresizliğimiz ile KAYIP iken, sokakta yapayalnız sağa sola savrulurken; kulaklığımızdan fısıldayan TUZ KRAL olduğun için çok şanslıyız. Kalbimdeki tüm duru sevgileri sana ithaf ediyorum. Sesinle sanatınla ve fikirlerinle iyiki varsın ve iyiki sevmişiz seni. SESSİZCE...





...MUTLU YILLAR

 Hoşçakalın, ve hatırınızda bana ufacık bir yer açın. Yeniden daha güzel daha anlamlı paragraflarla tekrar geleceğim. Beni unutmayın... Sevgiler..

31.10.2016

YouTube Kanalım

Merhaba arkadaşlar, işin aslı özgün şeyler üretmeye çalışıyorum. Farklı çok fazla örneği olmayan şeyler. Çünkü bu karmaşada her şey tüketiliyor. Yeni bir şeyler sunmazsan yok oluyorsun. Bu tarz videolar hazırlamak çok hoşuma gitti açıkçası buna devam etmeyi düşünüyorum. Yani sizler sevdiniz mi bilemiyorum ama umarım sizde benim kadar sevmişsinizdir. Karmakarışık Saç'ın yeni bir bölümünü daha seslendirdim. Ancak öncelikle kanalıma abone olmanızı rica edeceğim. Bu yeni videolardan haberdar olmanız ve benim yeni video üretmeme teşvik açısından önemli. Umarım beni anlayabiliyorsunuzdur... Şimdiden çok teşekkürler...

YOUTUBE KANALIM


29.10.2016

Wattpad'de bir yazımı seslendirdim..



 Merhabalar, bir çoğunuzun haberdar olduğu Wattpad'de yayında olan "Karmakarışık Saç" isimli kitabımın giriş bölümünü seslendirdim. Umarım beğenirsiniz. Talebe göre buna devam edeceğim ve şu an amatörce olduğunu unutmayalım. Daha sonrasında bunu daha çok önemseyerek yapmayı düşünüyorum. Bu videonun amacı şu an böyle birşeyin nasıl karşılandığıdır. Yorumlarınızı bekliyorum. Şimdiden çok teşekkürler...

Yumruğunu sıktığında avuçlarına tırnaklarının izi çıkıyorsa eğer, tırnakların uzundur yani uzun süredir kesmiyorsun demektir. Bu duruma herhangi bir anlam yüklemek saçma. Mesela saç diplerin acıyorsa, saçlarını çok sıkı toplamışsın demektir. Saçlarını kesiyorsan eğer, çok şey kaybetmişsin demektir. 
Kıymamalı insan saçlarına. Sahi kahkül de moda oldu. Heryer kahkül. 
Giriş bölümünde hep giriş mi yapmak lazım. Ben kapanış ile başlasam? Öyleyse onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
29.01.16
-Güneş doğmuştu, yeni uyanmıştın, dağınıktı; karmakarışıktı saçların. Tek gözün kapalı günaydın dedin bana. Ben o an astım gönlümü saçlarına. Sen yoksun şimdilerde, gönlümü saçında unuttum. Gitmeden önce çok derin baktın, çok karanlık baktın; simsiyahım, lâkin umuyorum ki iyi bakarsın gönlüme.-

26.10.2016

Sizin terk ediliş sahneniz nasıldı? Oscar hangi kalpsizin olacak acaba


  Beş yıllık manitan konuşmaya ıklayarak mıklayarak başlıyorsa irkil, kork; hatta oradan uzaklaş. Ulan çekiniyorsa birazdan ağzına s*çılacaktır da ondan. Hem net ve böyle çatır çatır bitirebilen biri varsa ya zaten uzun süredir seni istemiyordur. Yada başka birine aşık olmuştur. Ha bu iki ihtimalde olamaz diyorsan kesinlikle son bir kaç haftası kalmıştır. Sizi üzmemek için gidiyordur. Tabii bu filmlerde olur yani tahminimce çok fazla örneği yoktur. "Demek iki aylık ömrüm kalmış. O zaman onu bırakmalıyım. Ben ölürsem üzülür. Üzülmesin kıyamam." bu cümleyi kurabilecek kadar kedi olsak yeter. Bir yerde kedilerin yaşlandıklarında öleceklerini hissedip sahiplerinden uzaklaştıklarını ve uzakta bir yerde öldüklerini okumuştum. Ben  kedi değilim. Yani en azından o kadarda tatlı değilim. 

 Sen şahane bir evlenme teklifi beklentisi içerisinde günlerini geçirirken, olağanüstü bir terk edilişe maruz kalıp şoka girebilirsin. Girme, umutlar içerisine de girme. Anladığım kadarıyla herkes bir gün gidiyor. O bir gün er yada geç geliyor. Senaryolar değişse de sonuç aynı. Terk ediliyoruz. Yalnız kalıyoruz ve hüzünlü olan tüm şarkılarda kayboluyoruz. Tüm gerçekleri döktüm buraya. Hadi şimdi yaşamak için bir neden bul. Aslında çokta zor değil. Kış için yaşanır. Yeniden uyandığında tüm doğanın bembeyaz oluşu. Paha biçilemez ve kesinlikle yaşamak için yeterli bir neden. Dert etmeyin, bir evcil hayvan edinin. Gerçekten terk etmiyorlar. Test edildi, çalışıyor.

"Bir köpek kadar sevseydin keşke."

 Sağdan yazmaya başlasam da,
Soldan başlasam da,
Sana yalnızlığı yazacağım. Çünkü gerçek olan bu. O kadar net ve kusursuz ki asla inkâr edemiyorsun. Reddedemiyorsun, öylece geliyor bir gece ansızın. Kapılıyorsun karanlığına ve artık kalın da yazsam eğik de yazsam acın dinmeyecek. Tek çözüm gidenin üstünü çizmektir ve sende öyle yapacaksın.

Hadi içimizdeki umutları bir kenara bırakalım ve gerçekçi olalım. Gitti ve senin ne hissedeceğini düşünmedi. Şimdi nerede? Ne yapıyor? Kalbi kim için atıyor ve kim için eskisi kadar güzel gülüyor? Bunların hiçbirinde sen yoksun. Gitmelere çare yok. Bir yeşil çay içsem her şey güzel olacak gibi. Eğer sevgilim beni oscarlık terk etti diyor isen. Bizdensin işte, inkar edemiyoruz birbirimizi. Buradayız, ait olduğumuz yer burası. Hüzünlü olan her yer. Kederli kitaplar ve o mutsuz ötesi şarkılar. Eğer bir toplu taşıma aracında kulaklığından müzik dinlerken kitap okuyabiliyorsan terk edilmişsin veya çok yalnızsın demektir. Çünkü o tam tersi olmuş olsa idi. O telefona mesaj gelirdi ve kitaptan seni alıkoyardı. Belki de en güzel tarafı bu. O güzel kitapları, sırf yalnız olabildiğim için okuyorumdur. Belki de canım çok yandığı için. 

 Yağmuru sende çok seviyor musun? Ben çok seviyorum mesela. Hatta öyle çok seviyorum ki yağmura bir çok şey yakıştırıyorum. Mesela kolları uzun bir kazak düşün. Ne çok yakışıyor yağmura. Veyahut bir kupa dolusu sıcak çikolata. Ah ne şık durdu. Romantik bir kitap, birde güzel manzarası olan bir pencere. Bunlar birleştiğinde zaman yavaşlamıyor mu? Gerçi ben ıslanmayı da çok severim. Böyle sakin sakin yağan bir yağmurun altında. Bir demet sakin adımla ilerlemek. Bir düzine kalp atışını yağmur için kullanmak. Hayatta yaptığımız o saçma sapan çoğu şeyden daha anlamlı olabilir.
”Yağmur olsan binlerce damla arasından bulur tutardım seni. Çünkü korkarım; toprak aldığını vermiyor geri.”
(Cemal Süreyya)
Ne güzel söylemiş, vermiyor sahiden veya giden geri gelmiyor. Az önce de söylediğim gibi, hikaye değişiyor son aynı. Mutsuz son. Masallar hep mutlu sonla, hayatlar hep mutsuz sonla bitiyor.

”Hiçbir yağmurda, sensiz ıslanmaya cesaret edemedim ben, işte bundan, pencerenin ötesine geçemedi hayallerim…”(Hikmet Anıl Öztekin) 
Meğer bundanmış çocuk kalmam. İnsanın hiçbir hayali gerçekleşmezse hep çocuk kalırmış. Ben hep pencerenin ardından diledim dileklerimi. O dilekler hep o pencerenin ardında kalmış. Bense büyümemişim. Ne kadar çabalasam da dönüp dolaşıp yine onsuzluğa gelmişim. Gidecek başka yerim yok ama yine de ait olduğum yerdeyim.

Dokunsalar ağlayacakmışım gibi hissediyorum. Gelip dokunuyorlar ve ağlayamıyorum. Böyle düğümleniyor kursağım. İnciniyor kaburgalarım, iç organlarım parçalanıyor. Ben yine ağlayamıyorum. Yakıştıramıyorum terk edilmeyi kendime ve terk etmeyi o'na. Ancak ne dönüp bakıyor arkasına, ne de vazgeçiyor gitmelerden. Dönmeyecek ve ben ağlayamayacağım. Ağlayamadığım sürece geçmeyecek. Acıyacak, kanayacak ve hiç geçmeyecek. Ben o'na oscar falan vermezdim. Çünkü bu hikaye en kötü dalda en kötü senaryo ve en kötü son.

 Özür dilerim sevgilim bu gece sana oscar falan yok. Seni de buraya kadar yorduk kusura bakma. Şimdi arkanı dön ve yeniden umursamadan git. Hem umursamama konusunda üstüne tanımıyorum. Daha önce söyleme fırsatım olmamıştı. Şimdi.. Hoşça kal...

25.10.2016

Bir kenara bıraktığım çocukluğum.




 Soğuk bir gece, avuç içlerim serin. Göz kapaklarım ağır. Buradayım, uzunca düşündüm ve yazabileceğim şeyler bulmaya çalıştım. Yazmaya başlamadan önce ne yazacağına karar vermek çok zor. Bu güne ne uyar? Bu saate tam olarak ne yakışır? Kim yazıyı sever? Kimler saçma bulur ve kimler gerçekten beni anlar? Bu sorular aklımı yesin dursun. Sizler nasılsınız? İyi olabildiniz mi hiç? Hani sol yanınız acıyordu ya? İyileşti mi?

"İyileşmedi" dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, iyileşmiyor...

 Soruların sonu gelmez. anlatabileceğim pekte bir şey yok. İstanbul'dan diplomamı aldım. Artık tam anlamıyla bir ön lisans mezunuyum. Bir yıl aradan sonra lisans okuyacağım, endişelenmeyin... Çokça boşluğa düştüğüm doğrudur. İnsan ne zaman ne yapması gerektiğini kestiremiyor. Yani tahmin edemiyorsun. Belki de yarın hiç olmayacak. Belki de yarına sığdırabileceğimiz biri hep göğüs kafesimizin kuytusunda sızlanmaya devam ediyordur. Söylenip içten içten içimizi yiyordur. Gerçi içimde pekte bir şey kalmadı. Bursa'da doğup büyüdüm. Liseyi burada okuduktan sonra üniversite için İstanbul'a gittim. İnanılmaz dinamikti, tabii sonuçta Bursa'dan gidiyordum. Bana çok hareketli hissettiriyordu. Kalp atışım Bursa gibiydi, yavaş ve sessiz. Ancak İstanbul'da kalbinizin o ritme ayak uydurmaması imkansız. Hem öyle olmasa geri kalırsınız. Metroya binemeyen, minibüsten bir türlü inemeyen olursunuz. Çok fazla insanla "yalnız kalmak" imkansız olabiliyor. Hep yalnızlıktan bahsettim. Öyleyse bu yazıda da İstanbul'da yalnız kalamayışımdan bahsedeyim.

 Güvensizlik, kibir, öfke ve telaş; her ten tonuna sahip insanlar bu özellikleri almışlar içlerine, oturtturmuşlar; onlarla günlerini gün ediyorlar. Öyle günler düşünün, hissetmeden sadece nefes aldığınız. Hareket ettiğiniz ancak bitkisel hayatta olduğunuz. Öyle günler var İstanbul'da. Öylesine kalabalık öylesine doymuş ki. İçi içine sığmıyor İstanbul'un. Çığlıkları göğe ulaşıyor, kimse kulak vermiyor. Dinlemiyor, sesini duyamıyor. Oysa öyle ezgi dolu fısıldıyor ki çığlıkları bir deniz kenarında. Hatta hiddeti çarpıyor kıyılara. Öfkesi her bir tepeden süzülüyor ufuklara doğru. Onu anlayan insanlar, gerçekten duyabilenler ise ondan uzaklaşıyor. Belki de gerçekten İstanbul'da yaşaması gereken insanlar sırf ona daha fazla zarar vermemek için ondan uzaklaşıyor. Filmlerdeki gibi değil İstanbul. Dertlendiğinde, kederlendiğinde bir başına bir deniz kenarında derince nefesler alamıyorsun. Olmuyor işte yalnız olamıyorsun. Biri çıkıveriyor köşeden. Belki oda yalnız başına nefes almak istemiştir ama alamıyor. Çünkü İstanbul buna izin vermiyor...

 Kâbuslar dört bir yanı sarmış. İstanbul'da gece de olmak bilmiyor. Hava kararıyor, ancak sessizlik sokaklara inmiyor. Gecede de kulak kesilemiyoruz İstanbul'a, öyle yüksek seste ki insanların ruhsuzlukları, bastırıyorlar tüm o güzel ezgileri. Akşamları da tuzlu oluyor hava, boğuk ve koyu. Hava kararınca ayrı bir üzüyor İstanbul ayrı bir hüzün kokuyor. Ayrı bir hüzünlü oluyor... Üzülüyor insan istemeden. Buruklaşıyor, incinmişçesine eğiyor boynunu. Öylece kaldırımlara bakıyor, usul usul adımlar atarken. Tüm o kalabalığın gürültüsünü bastırmak için son seste müzik dinliyorlar kulaklıkları ila. O İstanbul'da hiç mutlu olamayan ama bir o kadarda İstanbul'a muhtaç olan insanlar.

 Her köşeyi döndüğünüzde size avucunu açan birini bulursunuz. Şu konuda net olmalıyım ki kimsenin tercihi ve yaptığı şey beni alakadar etmez. Ancak yağmur yağarken çıplak ayaklarıyla bana el uzatan çocukların yüzleri, onları asla unutamayacağım. İnsanin bir avuç mutlulu varsa eğer onu da o avuçlara bırakıyor. Oracıkta bırakıyor. Tüm çaresizliğinle, ona tüm yardımcı olamayışınla uzaklaşıyorsun oradan. Emin adımlarla değil buruk adımlarla yürüyorsun. Güçsüz adımlarla, özgüvensiz adımlarla gidiyorsun gideceğin yere. Sen gidiyorsun ama senden bir parça o avuçlarda kalıyor. İşte o avuçlar hepimizden bir parçayı tutuyor. Hepimizden bir parçayı açıyor bir sonraki kişiye. Bizi bize paylaştırıyor, hepimiz yarımız...

 Aşklar var İstanbul'da. Kadıköy'den Beylikdüzü'ne aşk kokuyor. Tabi o kadarla sınırlı değil İstanbul ancak ben daha ilerisine gitmedim. Hem hiç kokusunu alamadığım bir mesafenin aşkını size anlatamam. Doğru olmaz. Ben hissedebildiğim kadarım ve size hissedebildiğimi yazıyorum. Beni anlamaya çalışırsanız karmaşık gelirim sıkıcı gelirim. Anlamsız gelirim. Beni anlamayın, yazılarımı hissedin. Amacım yön vermek değil, açık olmak. Size anlamsız gelen o şeylere değer yüklemek istiyorum. Bir yağmur damlasından alabileceğiniz tüm o duyguları size anlatmaya çalışıyorum. Yazılarım bir yakarış değil bir umut olsun istiyorum. Sevin istiyorum, korkusuzca. Çünkü bu dünya kirleniyor ve temiz kalabilen tek şey sevgi. Kalpler kirleniyor, akciğerler kirleniyor, hücreler kirleniyor, zihinler kirleniyor. Sevgi temiz kalacak. Tüm bu kaosun ortasından olağan berraklığıyla sıyrılacak ve bir yıldız gibi parlayacak. Sevgi hepimiz için ortak nokta olacak çünkü sevgi tek gerçek güzel şey. Canlıları sevin. Evcil hayvan edinmekten veya bir canlıyı sevmekten. Sırf onu kaybetmekten korktuğum için korkuyorum. Bu benim zayıf yönüm. Siz öyle yapmayın, sonunda kaybetmek bile olsa sevin. En son bir kedi ile gömdüğüm ruhumu anımsayamıyorum.

 İnsan mutlaka bir gün çocukluğunu kaybeder. Ne zaman kaybederseniz kaybedin o andan itibaren artık çocuk değilsinizdir. Kimi bir taciz mesajıyla bırakıyor çocukluğu bir kenara. Kimi ise öğretmeni tarafından tecavüze uğradığında unutuyor ip atlamayı. Kimi ona dokunan kirli ellerle artık saklambacın çocuk oyuncağı olduğunu düşünüyor. Bir akrabası tarafından şiddet ve tecavüz sonucu evcilik oyununu bırakan kızlar var. Bu ülkede çocuk bedenlere dokunmuş hasta eller var. Kimi babası öldüğünde kaybediyor çocukluğunu. Kimi annesi öldüğünde. Kimi tüm umutları kırıldığında bırakır çocukluğu bir kenara kimi ise sevdiği tarafından terk edilince. Bazen ise sevdiği gözlerinin önünde ölünce. Elbet bırakılır o çocukluk bir kenara çünkü böylesi gereklidir. Büyümek gerekir, büyük gibi düşünmek, büyük gibi hissetmek gerekir. Ben İstanbul'da vazgeçtim çocukluğumdan. Öyle gerekiyordu çünkü tehlikeli ve uçsuz bucaksızdı. Algılayabileceğimden fazla kötüydü. Kötülüğü bilmedim hiç, anlamakta istemiyorum hem. Kötü olmak için bir sebebim de yok. Erken veya geç, zaman gelir ve artık çocuk olmadığınızın farkına varırsınız. Tamda o anda artık kocaman olmuş olursunuz. İçinizdeki çocuk umarım oralarda bir yerdedir. Çünkü gün gelecek, onun sizi sobelemesine ihtiyacınız olacak.


Bir kenara bıraktığım çocukluğum.

 "Şahit olmak istemiyorum, minik bedenlere uzanan elleri daha fazla görmek istemiyorum. Dinlediğim hikayeler artık ağır geliyor. İnsanların bu kadar kötü olmasını kaldıramıyorum. Hasta olmanın yanında birde katil olabilen insanlara artık tahammül etmek istemiyoruz. Onları görmezden gelmek istemiyoruz. İçlerindeki ruh kalıntılarının ölümünden sonra her türlü kötülüğü yapan insanlarla aynı sokaklarda gezmek istemiyoruz. Beyinleri gelişememiş ancak bazı uzuvları gelişmiş insanlarla ile aynı apartmanda kalmak istemiyoruz. Artık çocukların, kadınların rahat bir şekilde gezebildiği bir mahalle istiyoruz. Bir erkek olarak, incittikleri her bayan için tüm o sapık ruhlu heriflerin hak ettikleri cezayı bir an önce bulmalarını diliyorum. Hoşça kalın ve bu ülkede yaşanan olayları unutmayın. Birine güvenmeden önce tekrar tekrar düşünün. Bu ülke çocuk kalmak için çok tehlikeli. Bir an önce çocukluğunuzu kenara bırakın ve bir yetişkin gibi düşünün. Çünkü bedeniniz her dakika tehlike altında. "

 Sevgiler...

19.10.2016

Bir kırlangıç fırtınası.

Acaba beni hiç özlüyor musun? O hep buluştuğumuz cafeye gittiğinde yaşanmışlıklar gözlerinin önüne gelmiyor mu? Bir aşk filminde anımsamıyor musun başını yasladığın omzumu? Unutulmaktan çok aklına hiç gelememek koyuyor. Aklına gelemiyorsam eğer kalbine hiç gelememişim demektir. Neden dokundun saçlarıma öyleyse? Neden yanağımı okşadın? Güzeldin. Üçlü koltukta yanımda otururken güzeldin. Bir deniz kenarında el ele tutuşurken güzeldin. Seni gördüğüm o ilk akşamda güzeldin. Kirpiklerin geceydi. Asılıydı yıldızlar ve hiç olamadıkları kadar parlaktılar. Karanlıktan yaka paça çıkardı beni gülüşlerin.
" Ben yağmurum, ben mağrurum; sense unutkan. Anahtarını evde unuturdun. Defterini sıranda unuturdun. Ödevi teslim edeceğin son gün hep aklından çıkıverirdi. Şimdide beni unuttun.  Kanadı kırık bir kuş misali, uçuverdim aklından. Aklından çıkar çıkmaz çakıldım yere. Artık ne uçabiliyorum, nede yürüyebiliyorum. "
Bir kırlangıç fırtınası kopuyor içimde. Birde sen kopsan içimden, burnuma gelen çam kokuları gülümsetir belki yüzümü. Lakin yine sarardı yapraklar ve ben bir yaprak dökümünde daha özlüyorum seni. Omuzuna konan bir uç uç böceği olsam. Beni gezdirsen parmak uçlarında ve gülümsesen. Uçsam, kalbine konsam. Dünyanın en mutlu böceği olabilirdim ama böcek değilim. Ayrıca mutluda değilim.
Gittiğinden beri gururumu bir kenara bırakıp gelemedim yanına. Bakamadım gözlerinin içine. Uzaktan uzaktan seyrettim durdum. Yanımdan geçsen bile görmemiş gibi davrandım. Seslendiğinde sesini duymadım. Çünkü seninle yapamam artık. Bir "merhaba" ile başa dönmekten korkuyorum. Çünkü zamanla geçmeseydi eğer, bunca zaman yaşayamazdım.
 " İyiki geçiyor zamanla, yoksa dayanılır mıydı bunca acıya? "
Gidişinden sonra yaşadığım tüm zamanı ömrümden silmek istiyorum. Anlamı olmayan bir hayatı gelecekte kimseye anlatamam. Ağardığında saçlarım, geçmişten hatıralarla huzur bulamam. Hem belkide yaşlanacak kadar uzun yaşamam. Bunların hepsi bir kenara, bulutlara uzanan saçların bir kenara. Hem seninde saçların avuçlarımda beyazlasın istiyorum.
Bir kırlangıç fırtınası.

Bu yazıya bir çok paragraf sığdırırdım. Hiç alışık olmadığım birşey yaptım ve yazıya başlamadan önce başlığını koydum. Önceleri hep yazıyı bitirip sonrasında oturur başlık düşünürdüm. Bu kez başlık içimden kopuyor, içimde kopuyor ve her zamanki gibi sen kokuyor. Dilerimki bir gün kırlangıç konar pencerene, anlatır beni sana.  Anlatsada dinler misin? Benim ismimle başlayan birşeye tahammül edebilir misin? Benim yazılarım hep seninle başlıyor, seninle bitiyor. Noktasına virgülüne kadar sen kokuyor. Betimlemelerimde sen varsın. Açıklamalarımda sen varsın. Hislerim seni anlatıyor. Sen okumayacaksın hiç bunları, hiç bilmeyeceksin hislerimi. Ben öleceğim ve sen hiç duymayacaksın sesimi.
Bir kırlangıç fırtınasında rastladım sana ve tamda o fırtınada kaybettim seni. Bir eylül yalanıydı söylediğin. Acısı yüreğimde saklı. Bir sonbahar günü sevmiştim seni.
Ve bu kez sen "hoşçakal" sevgili...